Yurtdışındaki eğitim kurumlarımız

Bu konuyu uzun zamandır yazmayı düşünüyordum, Cumhurbaşkanımız sayın recep Tayyip Erdoğan’ın Habeşistan’da ( şimdiki Etiyopya) “Eğitim öğretim hizmetlerini MEB aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti olarak biz verelim.” cümlesini duyunca daha da heyecanlandım ve yazmanın vakti geldiğine karar verdim.
Evvela vatandaşlarımızın bilmediği ve devletimizin yurt dışındaki eğitim öğretim hizmetlerini özetlemek gerek. Devletimizin yurt dışında ilkokul,ortaokul,lise düzeyinde; Türk Kültür Merkezleri adı altında, Yunus Emre Kültür Enstitüsü adıyla, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Manas –Kırgız Türk Üniversitesi , Kazakistan – Astana’da Ahmet Yesevî Üniversitesi de olmak üzere birçok üniversitensin kuruluş ve akademik kadro ihtiyacını karşılayarak eğitim öğretim hizmeti vermeye devam ettiğini, bütün masraflarının,öğretmen ,okutman,öğretim görevlisi ihtiyacının devletimiz tarafından karşılandığını vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti bilmez, ayrıca dünyanın birçok ülkesinde Türkçe öğretiminin devletimizin görevlendirdiği eğitim öğretim personeli tarafından verildiğini de vatandaşlarımız bilmez. Yurt dışındaki okullarımızın, eğitim öğretim faaliyetlerimizin varlığından ne zaman bahsetsem vatandaşlarımız “F. Gülen okulları mı?” diye sorar hep. Bunun sebepleri arasında devlet kurumlarımızın reklamı devlet televizyonlarında yapılamıyor olmasını, bunun yanında uzunca bir süre cemaat organizasyonu olarak yapılan ve birçok devlet kuruluşunun sponsor olduğu Türkçe olimpiyatlarının iyi reklamla yapılmış olmasını sayabiliriz. Halbuki uluslar arası organizasyonları pek tabii devletimizin sahip çıkması halinde biz devlet çalışanları da yapabilirdik. Yurt dışındaki okullarda ses getirecek faaliyet ve organizasyonların yapılabilmesi için ortaya atılan fikirlerin kurum amirleri tarafından sahiplenilmesi ve yapılabilir fikirlere kurum amirlerinin destek olması gerek. Bunun çok önemli olduğunu yaşadığım birkaç örnekle ifade edeyim. 2009 yılından 1 Temmuz 2014’e kadar Azerbaycan’da Bakü Türk Ortaokulu, Bakü Türk Anadolu Lisesi, Bakü TÖMER, Bakü Yunus Emre Kültür Enstitüsü kurumlarımızda çalıştım. Görev yaptığım süreçte 2010-2011 yıllarında 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımızın Bakü Devlet Üniversitesi’nin salonunda değil de Azerbaycan okullarıyla beraber Azerbaycan Tahsil Nazırlığı’nın uygun göreceği bir yerde kutlanmasının gerekliliğini o dönem okul müdürlüğü yapan zevata ve dönemin Eğitim Müşaviri’ne teklif ettim,cevap menfi oldu. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti Eğitim Müşaviri, Azerbaycan Tahsil Nazırlığı’ndan böyle bir talepte bulunsa reddedilir miydi merak ediyorum,çünkü bu teklif benden makam sahiplerine gittiği zaman olmaz denildi. Bir diğer çalışma da şöyle oldu, Bakü Türk Anadolu Lisesi’nin Azerbaycan vatandaşı öğrenci kabulü sınavının reklamını yapmak için Azerbaycan ortaokullarını geziyorduk gönüllü öğretmen arkadaşlarımızla ,oluşturduğumuz çalışma gruplarıyla tespit ettiğimiz okulların 8. sınıf öğrencilerine okulumuzun tanıtımını yapıyorduk,bu okullardan bir tanesi İçerişeher Metrosu’nun karşısındaki okuldu,okul müdiresi hanımefendi tanıtım yapmama izin vermeyince okulda bir Türkçe kulübü kurmayı teklif ettim ve müdire hanım kabul etti,bu haberi müşavirimize verdiğimde okuldaki derslerimin ayarlanabilmesi halinde bu çalışmayı yapabileceğimi söyledim; ama reddedildim, yine okul gezileri yaparken Bakü Slavyan Üniversitesi’nin bahçesinde bulunan, yanlış hatırlamıyorsam numarasını 15 Sayılı Orta Mekteb idi,bu okulun genç, çok çalışkan profesör ünvanlı müdürü vardı, 8. Sınıfları gezmemize izin verdikten sonra odasında çay içerken müdür beye okullarında seçmeli olarak Türkiye Türkçesi dersleri koyabilecekleri teklifinde bulundum ve bedelsiz bir şekilde bu derslerin benim tarafımdan veya Eğitim Müşavirliğinin görevlendireceği bir öğretmen tarafından verilebileceğini söyledim . Bu konuşmaya Bakü Türk Anadolu Lisesi Azerbaycan Edebiyatı dersi öğretmeni, hocaların hocası Dr. Melahat Mürşüdlü hocamız şahittir. Bu teklifi yine dönemin Eğitim Müşaviri’ne ilettiğimde aldığım cevap şuydu,daha dün gibi hatırlıyorum: “ Sizin dedikleriniz 20 sene evveldi. Artık o zaman geçti.” Verdiğim birkaç örnek yurt dışındandı ;ama yurt içindeki okullarımızın yöneticilerinin de üretken tekliflere verdikleri tepki de benzer,ne diyorlar : “ İcat çıkarma.” Harekete geçecek, üreten personelin ayağındaki pranga, bizdeki yönetici zevatın ve bürokrasi kafasının varlığıdır bence.
Hülasa olarak söylemeliyim ki Cumhurbaşkanımızın teklifi yurt dışındaki kurumlarımızı bilenleri muhakkak çok heyecanlandırmıştır,ancak devlet büyüklerinin iyi niyet ve heyecanlarını devletimizin bürokratları yaşamıyor ve paylaşmıyorsa yapılacak iş akamete uğrar,yaşadığım birkaç örnekle söylemeye çalıştığım endişem de bu bürokratik mantık.

Geçmişte görülmeyen hata!

Barış ve kardeşliğin tesisi amacıyla sürdürülen “çözüm süreci” zamana yayılıp uzadıkça, çözümsüzlüğe ilişkin riskleri de beraberinde taşıyor. Türkiye’nin en önemli meselesi olarak tanımlanan bu sürecin başarıyla neticelenmesi demek, Türkiye’nin gücünü ikiye, üçe katlayıp, dünyada ve bölgede çok daha hatırı sayılır bir ülke olması demektir. Bu gerçeği gören başta İsrail, ABD, İran ve paralelciler olmak üzere bir çok güç, süreci provoke etmenin peşindeler.
Kürt meselesine ilişkin devletin bir çok kere hatalar yaptığı, dönemin yetkilileri tarafından zaman zaman itiraf edilmiştir. Bu hatalardan biri de kitlesel eylemlerin çoluk-çocuk işi denilerek küçümsenmesiydi. Eylemlerden sonra polis amcaları çocuklara şeker dağıtır, birlikte maç yapıp basına poz poz resimler verilirdi. Aradan 10-15 yıl geçti şimdi bu çocuklar çekirdekten yetişme  genç birer militan oldular. Bazen de Apo ve PKK’yı dahi dinlemeyecek kadar hırslı ve asiler hale geldiler. Son günlerde Cizre’de yaşananlar bu söylediklerimizi kanıtlar niteliktedir. Böyle bir yapılanma ise provoke güçlerin iştahlarını kabartmaktadır.Onlar, provokasyonları genişleterek Ak Parti’yi  ve Türkiye’yi içte ve dışta açmazlara sürüklemek istiyorlar. İleriyi göremeyen gözünü hırs kaplamış belki de yarın PKK’nın idarecisi olacak bu gençlerle veya bölünmüş bir Kürt hareketiyle neticeye varmak hemen hemen imkansız gözüküyor. Çözümle ilgili günümüzde görüşmelerin sürdürüldüğü kadro, geleceğe bakıldığında daha makul bir ekip olarak kendini göstermektedir. Bu durumda tarafların konuyu biran önce ele alarak çözüme kavuşturmaları gerekiyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor;”Hayırlı işlerde acele ediniz ta ki,bir şer gelip ona mani olmasın.

Öğretmene müjde !

Orta yaşı geçen her meslek sahibi iş hayatına nasıl başladığını arkadaş çevresinde veya çeşitli ortamlarda zaman zaman anlatır, hangi zorluklardan geçtiklerini, iyi veya kötü neler yaşadıklarını anlatırlar. Anlatan öğretmen ise bazen nasihat havasında anlatır bazen de ortamın gereği konuşur açılan mevzuda. Okulların birinci dönemi bitmek üzereyken birkaç kanaatimi sizinle paylaşmak istiyorum.

Son yıllarda öğretmenler hakkında basında çıkan haberlerin genel başlığı “ Öğretmene müjde!” şeklinde verilmektedir. Bu müjdeler eylül ayında ise kanunla tespit edilmiş ve her öğretmenin yıllardır aldığı “Eğitim Dönemi Ödeneği” adıyla bilinen bir paradır, sanki ilk defa veriliyormuş gibi “müjde” haberleri yapılır. Yıllık zam oranları için sendikalar ile hükûmet arasında  görüşmeler yapılırken tek memur grubu öğretmenlermiş gibi haber saatlerinde öğretmenler üzerinden toplu sözleşme görüşme haberleri yapılır. Son zamanlarda da dershanelerin kapatılması mevzuundan hareketle hafta sonu kursları üzerinden haberler yapılmaya başlanmış ve çıkan haberler “müjde” şeklinde verilmeye başlanmıştır. Hafta sonu kursları hakkında meslekteki tecrübelerimden hareketle ve sınav hazırlığını acizane biraz bilen bir öğretmen olarak düşüncelerimi söylemek istiyorum. Hafta sonu kursları Milli Eğitim Bakanlığı’nın gönderdiği talimatın içeriğindeki gibi, sadece ders kitapları kullanılarak,  açılırsa öğrencilerin beklentisine cevap vermeyeceği için amaca hizmet etmez. Dershanelerin kapatılması ile ilgili haberlerin ilk yapıldığı zamanlarda Bakü’de devletimizin okulunda çalışıyordum, Milli Eğitim Bakan Yardımcısı ( Eski Konya Milletvekili) Orhan ERDEM Bey okulumuzu ziyarete gelmişti ve dershanelerin kapatılmasından sonraki ihtiyaca cevap verecek hazırlık ile ilgili ve biz devlet öğretmenlerinin bu yükü taşıyabileceğini ifade eden konuşma geçmişti aramızda, bu konuda yönetmelik değişikliğinin şart olduğunu da ifade etmiştim, daha evvel yaşadığım bir teftişte gelen müfettişin söylediği cümleler aklıma geldiği için. Düzce’nin Gölyaka ilçesinde öğretmenlik yaptığım dönemde öğrencilerimi ücretsiz açtığım hafta sonu kursunda sınava hazırladığımı okul müdürü gelen müfettişe söyleyince müfettiş bana dönerek “ Hocam, sınav hazırlığı sizin işiniz değil.” Diyerek çıkışmıştı, bu sebeple yasal alt yapısının oluşturulmasını istemiştim Orhan ERDEM Bey’den. Bu yasal hazırlık yapılmış da çalakalem yapılmış bence. Çünkü hafta sonu hazırlık kursları öncelikle ve özellikle öğrenciler ve veliler açısından sınav hazırlığı olarak  düşünülür ve öyle kabul edilir, siz kurum olarak bu ihtiyaca cevap veremezseniz ve ihtiyaca göre uygulama yapamazsanız önümüzdeki sınav dönemlerinden sonra gazetelere manşet olursunuz, bu cümleyi Düzce İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde adını da bilmediğim bir şube müdürüne söylemiştim. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan başlayarak il ve ilçe Milli Eğitim yöneticileri ve devamında okul yöneticileri bu noktada taşın altına ellerini sokmalı, mevcut durumu değiştirmek ve düzeltmek için harekete geçmeli ve öğrencilerin ihtiyacına cevap verecek bir alt yapı oluşturulmalı. Hafta sonu kursları sadece cumartesi günü sıkıştırılmış bir şekilde yapılmamalıdır, bazı okul müdürlükleri hafta sonu yapılması gereken kursları hafta içi ders bitiminde ekleme yaparak kurs yaptığını zannetmekte, âdeta dostlar alışverişte görsün mantığıyla hareket etmektedirler.

Yukarıda olması gerekli değişikliklerin yapılmasını ısrarla söylüyorum; çünkü sınav hazırlığının , aile ve öğrencilerin endişelerinin neler olduğunu yakından biliyorum; ancak 15 yıllık devlet tecrübemden dolayı endişem de şu: İl ve ilçe yöneticileri ve okul müdürleri Milli Eğitim Bakanlığı’nın gönderdiği talimatlara yanlışsa “yanlıştır” veya “şu şekilde değiştirilirse uygulanabilir olur” diyerek fikir beyan ederler mi?

Hafta sonu kurslarıyla ilgili “müjde” haberleri de tekrar bu aralar gündeme gelmeye başladı, haberlerdeki rakamlara bakılırsa öğretmenler hafta sonu kursundan aylık 1400 TL gelir elde edeceklermiş, bu haberin ayrıntılarını hangi Milli Eğitim yetkilisi hangi tür bir hesapla verdi merak ediyorum, çünkü bu mümkün olan bir rakam değil, kaldı ki her öğretmen kursa girmiyor,ayrıca kursa giren öğretmenler de kendi okullarında kendi branşlarında tek öğretmen değiller,bu açıklamayı uzatabilirim,1400 TL rakamı doğru da değil gerçek de değil, bu tip hesaplamalarla Milli Eğitim Bakanı’nı yanıltıyorlar bence,inşallah sayın Bakan inanmıyordur J.

“Öğretmene müjde” haberlerinin çıkması biz öğretmenlerin de kusuru aynı zamanda. Birçok şehirde, birçok okulda çalıştım, öğretmenler odasında eğitim öğretim meselelerini konuşurduk eskiden, son yıllarda sürekli geçim ve para konuşulur oldu maalesef. Öğretmen arkadaşlar, şunun farkında olmalıyız,derse biraz geç girerek, dersten biraz erken çıkarak, öğretmenler odasında ve sınıfa çıkarken katta sohbet ederek maaş düzelmez, hak elde edilmez. Biz öğrencilerimizi birer fert ve önemli bir insan, sevdikçe büyüyecek bir aile parçası olarak görmedikçe ülkemizde değişim olmaz, elimizde öyle bir güç var ki biz istersek ülkemiz çok kısa bir sürede değişir, şikayet ettiğimiz birçok menfi konu veya hadise ortadan kalkar.

Halkımız da şunu bilsin ki “Öğretmene müjde” haberleri gerçekleri yansıtmamaktadır, ayrıca sene içi ve yazın olan tatillerle karar veren de öğretmenler değildir, devlet yetkilileri desin ki “Öğretmenlere yaz tatili yok.” Diye, bütün öğretmenler bu emre uyar ve düzenli olarak okula gider gelir, maaş zamlarına ve eğitim dönemi ödeneğine de karar veren ve uygulayan da öğretmenler değildir, ek ders ücreti kavramı ki bana hep saçma gelmiştir karar veren de uygulayan da öğretmen değildir. Şimdilik sağlıcakla kalın, hoşcakalın.

Yeni Dünya Düzeni

Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın çöküşüyle birlikte emperyalist-kapitalist sistem, “Yeni Dünya Düzeni” adı altında egemenliğini yayarak sürdürebileceği yeni bir oluşuma imza attı. Yeni oluşum globalleşme-serbest piyasa ekonomisi-kişisel hak ve özgürlükler demekti. Piyasa ekonomisinin gelişmesi, o ülkedeki demokrasinin gelişimiyle yakın ilgiliydi. Bunun için dünyada “özgürlük rüzgarları “ estirilmeliydi. Hedefte bereketli topraklar üzerinde yeşeren İslam coğrafyası vardı. Ayrıca sosyalist sistemin çöküşüyle birlikte emperyalist yayılmacılığın önündeki en büyük engel İslamdı. Başta ABD emperyalizmi olmak üzere diğerleri, İslam ülkelerinde ki diktatörlükleri ve “İslami Terörü !” bahane ederek, demokrasi ve özgürlükler(!) götürme iddiası ile önce Afganistan’ı, daha sonra da Irak’ı işgal ettiler. Dışarıdan demokrasinin ihraç edilemiyeceğini gördüler, bu defa da “Arap Baharı”adı altında Kuzey Afrika ve Suriye’de iç savaşlar çıkartarak İslam’ın bereketli topraklarını kanla suladılar. Müslümanlar arasında fitneyi geliştirerek mezhep ve etnik savaşları körüklediler. Son 10 yılda 12 milyon Müslüman öldürüldü. Hırıstiyan aleminde “tık” yok.

Emperyalist-kapitalist sistemin “Yeni Dünya Düzeni” çok geçmeden iflas etti.Gerek ABD, gerekse AB ülkeleri ekonomik krizlerle boğuşur oldular. Özellikle Avrupalılar zamanında ucuz iş gücü olarak getirdikleri yabancı işçilerden kurtuluş çaresi aramaktalar. Bunun içinde faşist hareketler yeniden hortlatılıp Müslümanlara karşı saldırılarla, Müslümanların ülkeyi terk etmelerni sağlanmaya çalışmaktadırlar. Yerle bir ettikleri İslam ülkelerinden kaçan mültecilerin önünü almak için faşist saldırıların yoğunluğunu her gün biraz daha artırmaktadırlar. Müslümanları kışkırtmak, şiddet ve terör olaylarına çekmek ve neticede İslam dininin terörle anılarak insanlık önünde itibarını sarsmak amacıyla, “ifade özgürlüğü” adı altında Müslümanları rencide edip, şiddet olaylarının içine çekmeye çalışıyorlar. 12 milyon Müslümanın öldürülmesini görmezden gelen Avrupa, öldürülen 12 kişiye karşı birlikte tavır koyup, geçmişte Müslümanlara yaptıklarını unutmuş görünerek, mağdur ve çağdaş edebiyatıyla dünyada ki insanları etkileyebilmektedirler.

Haçlı aleminin birlik ve beraberliği biz Müslümanların aklımızı başımıza toplamamıza vesile olur dileğiyle!…

Hasbihâl

 

Girişimci ve güven veren gençliğimizin önemli bir girişiminin içinde yer almak onuruyla herkesi selamlıyorum, gençlerimize muvaffakiyetler diliyorum. Yıllar sonra, Ömer Köroğlu dostumuzun isteğini yerine getirmek maksadıyla kırık dökük ifadelerimle yazı yazmaya gayret edeceğim, kırıcı ve itici olursam affola.

2012’den bu yana ülkemizin ve ulusal basında yer alan haber yoğunluğuyla bakacak olursak dünyanın gündemi epey dolu gözüküyor. Uzun zamandır da basın organlarında algı projesinden bahsedilmekte, bu sebeple de insanımız yönlendirilmeye gayret edilmektedir. Ancak unutulan bir kelime var ki insanımızı özetliyor bence : “Basiret” Hz. Peygamber “Müslüman basiret sahibidir, aynı delikten iki kez sokulmaz.” buyuruyor. Ancak kadirşinas milletimiz, inandığı değerlerin içinden çıkmış gördüğü herkese karşı uzun bir süre sabreder; akabinde sabrettiği grup, kitle, camia, siyasî şahsiyetler milletine “kazık” atmaya kalktığı vakit uygun zamanda gereken cevabı muhakkak verir. Bunun örneklerini uzun bir süredir görüyoruz. 2012’den, görev sürem doluncaya kadar (2014 Temmuz) Azerbaycan’dan ALES imtihanı için Trabzon’a öğrenci getirdiğim zamanlarda ülkemizin gündemi ve ticari hayatın gidişini takip edebilmek amacıyla esnafı geziyordum, her gidiş gelişte tutum farklılığı dikkatimi çekmişti, içinden çıktığına inandığı bir camianın bir süre sonra devlet yönetimiyle ilgili tasarruf kullanma eğilimini fark eden insanımız söylem ve uygulamalarla buna tepki göstermeye başlamıştı. İnsanımızın sabrıyla oynanmaması gerektiğinin en mühim göstergesini o vakitler görmeye başladım.

Devlet erkanı, devlet içinde bu tarz bir grubun kadrolaşması faaliyetlerine uzun bir süredir müsaade etmekle temel sorumludur aslında, çünkü 28 Şubat sürecinde benzer türde kazıkları muhafazakar kitleye atmışlardı, yakın geçmişte yaşanan bu süreci gördüğü ve yaşadığı halde devlet erkanının devlet kadrolarını sunması, yapılan mühim hatalardandır ve bu “ Aldanmışız” ifadesiyle geçiştirilemez. Esas olan kadrolaşmak değil işi ehline vermek mantığıyla olmalı ki bu tip hatalar bir daha yaşanmasın, lakin son 250-300 yıldır devlet idaresinde yaptığımız en mühim hatlardan biri işi ehline vermemek olduğu için maalesef bu durumun değişeceği kanaatinde değilim.

Devlet, hiçbir zaman kendi içinde bir kuvvet olacak ve bu kuvveti kendi grup çıkarları için kullanacak şahıs ve gruplara müsaade etmez, tehlike olarak gördüğünü doğru ya da yanlış, bir şekilde bertaraf eder veya etmek için çaba sarf eder. 2012 yılından beri edindiğim izlenim ve kanaatim budur.

Hülasa diyeceğim şu ki; köy kahvesinde oturup gündemi takip eden insanımızın basireti okuduğunu ve eğitimli olduğunu söyleyenlerden ileri seviyededir. Kalın sağlıcakla…