Karpuzun sağlığa faydaları

Kas Ağrıları: Karpuz suyu özellikle spordan sonra yaşanan kas ağrılarını hafifletiyor. Bu nedenle atletler arasında oldukça popüler bir meyve olan karpuzun ağır egzersizler sonrasında yaşanan kas ağrılarını azalttığı son yıllarda yapılan araştırmalarla da tescillendi.

İspanyol bilim insanlarının yaptığı çalışmaya göre karpuzun bu özelliği içerdiği L-citrulline adlı bileşenden kaynaklanıyor. L-citrulline amino asidi vücut tarafından temel bir amino asit olan L-arginin’e dönüştürülüyor.

L-arginin ise kan dolaşımını geliştirerek kan damalarını rahatlatıyor ve ağrı egzersizler sonrası sık görülen kas ağrılarını hafifletiyor.

Kalp Sağlığı: Karpuz kötü kolesterol olarak bilinen LDL kolesterolü düşürerek kalp hastalıklarının önünü açan yüksek kolesterole bağlı damar tıkanıklığını engelleyebilir.

Purdue Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre düzenli olarak karpuz ve karpuz suyu tüketenlerin kötü kolesterolü tüketmeyenlere oranla %50 daha az.

Ancak bu araştırmadan “karpuz kolesterolü düşürür” sonucunu kesin olarak kabul etmek pek mümkün değil çünkü araştırma henüz sadece laboratuvar hayvanları üzerinde yapılmış. Karpuzun kolesterole etkisinin netleşmesi için insanların katılımıyla yapılacak daha çok sayıda araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

Likopen: Meyve ve sebzelere kırmızı rengini veren likopen pigmenti denilince akla ilk olarak domates gelir ancak karpuz domatesten daha fazla likopen içermektedir.

Likopen üzerine yapılan araştırmalar en çok karpuz, domates, guava, papaya, kırmızı greyfurt, tatlı kırmızı biber, kuşkonmaz ve kırmızı lahanada bulunan bu bileşenin prostat kanseri riskini azalttığını, kalp hastalıklarına karşı koruma sağladığını, sarı nokta olarak bilinen makular dejenerasyon hastalığı ve katarakt riskini düşürdüğünü ortaya koyuyor.

Yüksek Tansiyon: Florida State Üniversitesi tarafından yapılan güncel bir araştırmaya göre karpuz kilolu kişilerde yüksek tansiyonun düşürülmesine yardımcı oluyor.

13 orta yaşlı, aşırı kilolu ve hipertansiyon hastasının katılımıyla 12 haftalık bir süreyi kapsayan araştırmada karpuzda bulunan L-citrulline’in hem dinlenir halde hem de aktivite sırasında aorta olan basıncı azalttığı tespit edilmiş.

Kilo Kontrolü: Karpuz oldukça az kalori içerir ve 1 kase karpuz ortalama 45 kaloridir. Karpuz sadece düşük kalorisi ile diyetinize destek olmaz aynı zamanda lifli yapısıyla uzun süre tok kalmanıza yardımcı olur. Canınız çok tatlı çektiğinde karpuz yiyebilirsiniz. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta karpuzun da şeker içerdiğidir.

Yani 1 kase yerine bütün 1 karpuzu yerseniz (4.5 kg kadar) hem kan şekeriniz yükselir hem de yaklaşık 250 gram şeker yemiş olursunuz.

Göz Sağlığı: Karpuzda bol miktarda bulunan A vitamini göz sağlığının korunması için en önemli vitaminlerden biridir. A vitamini eksikliğinde göz kuruluğu, göz enfeksiyonu, görüşün zayıflaması gibi sorunlar ortaya çıkabilir.

A vitamini aynı zamanda sarı nokta hastalığı ve katarakt riskini düşürmektedir. 1 kase karpuz günlük A vitamini ihtiyacının %18’ini tek başına karşılar.

Su: Yaz meyvesi olan karpuzun %91’i sudur. Elektrolit bakımından zengin olan bu su özellikle sıcak yaz aylarında su kaybına bağlı olarak görülen halsizliğe iyi gelir.

Elektrolitler aynı zamanda sinir hücrelerinin fonksiyonu, kasların çalışması ve kalp sağlığı için son derece önemlidir. Aşırı terlediğiniz bir fiziksel aktivite sonrası 1 bardak karpuz suyu içmek sizi kendinize getirir.

Antioksidan Etkisi: Karpuz flavonoidler, karotenoidler ve triterpenoids gibi fenolik bileşikler bakımından zengindir. Aynı zamanda karpuzda bulunan likopen çeşitli hastalıkların görülme riskini yükselten serbest radikalleri nötralize eder.

Vitamin ve Mineral İçeriği: Oldukça besleyici bir meyve olan karpuz yüksek oranda A ve C vitamini ile kalsiyum, demir, magnezyum, fosfor, potasyum, bakır ve manganez mineralleri içerir. Ayrıca sindirime iyi gelen besin lifi bakımından zengindir.

Karpuzun Besin Değeri

1 kase karpuz (154 gram)

46 kalori
0.9 gr protein
0.6 gr besin lifi
10 gr şeker
141 gr su
876 IU A vitamini (günlük ihtiyacın %18’i)
12.5 mg C vitamini (günlük ihtiyacın %21’i)
0.1 mg B1 vitamini (günlük ihtiyacın %3’ü)
0.3 mg B3 vitamini (günlük ihtiyacın %3’ü)
0.1 mg B6 vitamini (günlük ihtiyacın %3’ü)
4.6 mcg B9 vitamini (günlük ihtiyacın %1’i)
0.3 mg B5 vitamini (günlük ihtiyacın %3’ü)
10.8 mg kalsiyum (günlük ihtiyacın %1’i)
0.4 mg demir (günlük ihtiyacın %2’si)
15.4 mg magnezyum (günlük ihtiyacın %4’ü)
16.9 mg fosfor (günlük ihtiyacın %2’si)
173 mg potasyum (günlük ihtiyacın %5’i)
0.2 mg çinko (günlük ihtiyacın %1’i)
0.1 mg bakır (günlük ihtiyacın %3’ü)
0.1 mg manganez (günlük ihtiyacın %3’ü) içerir.

Bu rakamlar 4 yaş üzeri için referans diyeti olarak kabul edilen 2000 kalorilik diyete göre oluşturulmuştur. Sağlık koşullarına bağlı olarak günlük alınması önerilen vitamin ve mineral miktarları farklılık gösterebilir.

Fazla Karpuzun Zararı Var mı?

Karpuz ve domates gibi likopen bakımından zengin gıdaların aşırı tüketimi mide bulantısı, kusma, ishal, hazımsızlık ve şişkinlik gibi bazı sindirim sistemi sorunlarına yol açabilir.

Karpuz yüksek oranda potasyum içerdiği için fazla potasyumun vücuttan atılmasında böbreklere aşırı yük binebilir. Özellikle mevcut böbrek rahatsızlığı bulunanlar karpuzu kontrollü olarak tüketmelidir.

 

‘Tarağınızı kimseyle paylaşmayın’

Dermatoloji Uzmanı Dr. Ata Nejat Ertek, “Vücutta meydana gelen mantar hastalığı bir deri hastalığıdır. Hastalık, üzerlerinde çok fazla kıl olmayan derilerin düz kısımlarını etkiler. Genelde kırmızı pul pul bir nokta ile başlar. Bu nokta zamanla dışa doğru yayılır. Bu döküntü çoğunlukla kaşıntılıdır. Döküntünün merkezi iyileşmeye başlayıp bir halka şeklini alabilir. Saçlı deride, gövde, kol, bacak derisinde, tırnakta meydana gelebilir. Saçlı deride; çocukluk çağında kötü hijyen koşullarında yaşayanlarda gözlenir. Gövde, kol ve bacak derisinde gözlenen mantar enfeksiyonları daha çok evcil hayvanlar, büyük-küçük baş hayvanlar ve topraktan bulaşır. Tek veya çok sayıda yuvarlak, kırmızı, kepekli lezyonlarla seyreder” diye konuştu.

Mantar bulaşıcı bir hastalık

Mantarın bulaşıcı bir hastalık olduğunu kaydeden Dr. Ata Nejat Ertek, şöyle konuştu:

“Tarak, havlu ve yatak gibi kişisel kullanım malzemelerine temas yoluyla da yayılabilir. Çocuklarda yetişkinlerden daha fazla yaygındır. Tırnak mantarı daha sıklıkla ayak tırnaklarında uç ve yan kısımlarından başlayan tırnakta kalınlaşma ve sararma ile seyreder. Mantar hastalığında kaşınan yeri kaşımamanızda fayda vardır. Çünkü kaşıma sırasında derinizi zedeleyebilirsiniz. Bunun sonucu da başka enfeksiyona neden olabilir veya parmaklarınızdaki mantar vücudunuza yayılabilir. Tedavi hastanın klinik durumuna göre değişkenlik göstermektedir.”

Madde bağımlılığından kurtulmak isteyen kişi sayısı 2 kat arttı

Türkiye genelindeki madde bağımlılığı merkezlerinde 2009’da 108 bin 687 kişitedavi görürken, 2014’te bu sayı 276 bin 307’ye yükseldi. Madde bağımlılığı tedavisi gören hasta sayısı, yıllar itibariyle artış gösterdi. Türkiye’de 2012 öncesinde 19 olan madde bağımlılığı tedavi merkezlerinin sayısı 54’e ulaşırken, merkezlerin artışı hizmete erişimi de kolaylaştırarak, tedavi görenlerin sayısındaki yükselişi de beraberinde getirdi.

Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından takip edilen tedavi verileri, ayaktan ve yatarak tedavi gören hasta sayılarındaki artışı da ortaya koyuyor. Bu verilere göre, madde bağımlılığı tedavi merkezlerinde ayaktan ve yatarak 2009’da 108 bin 687, 2010’da 142 bin 200, 2011’de 168 bin 999, 2012’de 228 bin 230, 2013’te 258 bin 82, 2014’te 276 bin 307 hasta tedavi gördü.

Tedavi görenlerin yaklaşık yüzde 95’i erkek

Türkiye 2014 yılı Uyuşturucu Raporu verilerine göre, tedaviye başvuran hastalar, 20-29 yaş grubunda yoğunlaşıyor. Bu yaş grubundaki hastaların toplam hastalara oranı yüzde 56,9. Tedaviye başvuran hastaların yaş ortalaması ise 26-28 olarak belirlendi.

Tedavi gören hastaların yüzde 94,4’ü erkek, yüzde 5,6’sı kadın.En yüksek vaka sayısı yüzde 32,97 ile İstanbul’da görülüyor, bunu yüzde 12’lik vaka oranıyla da Adana izliyor.

Rapora göre, doğrudan madde bağlantılı olarak 2007’de 136, 2008’de 147, 2009’da 153, 2010’da 126, 2011’de 105, 2012’de 162, 2013’te de 232 kişi hayatını kaybetti.

Emzirirken hamileliğe önemli uyarı

Bebek bekleyen her kadının anne sütünün faydaları ve emzirmenin önemi ile ilgili bilgilendirilmesi gerektiğini dile getiren Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op.Dr.Aslı Alay, “Bu eğitimi alan kadınların bebeklerini daha uzun süre emzirdikleri görülmüştür. Ancak ülkemizde önemli bir sorun emziren bir kadının tekrar gebe kalması. Doğumların yaklaşık yüzde 20’si bir önceki çocuk 2 yaşını doldurmadan gerçekleşmekte. Gebe kalan bu kadınlar gebeliklerinin devamını düşünüyorlarsa ilk çocukta emzirme kesilmeli mi? Süt vermek düşüğe neden olur mu? Bebek doğduktan sonra süt paylaşımı nasıl olacak? Tüm bu sorular ve cevapları merak konusu olmuştur. Beyinden salgılanan prolaktin süt yapımını sağlayan bir hormondur. Gebelikte 5. Haftada üretimi artan prolaktin hormonu genellikle gebelik süresince sabit olup 15-25 ng/ml’dir. Gebeliğin sonunda ise yaklaşık 10 kat artış gösteririr. Doğumun ardından 100’lü değerlere inen prolaktin bebeğin anne memesine dokunması ile birlikte tekrar yükselir. Prolaktin artışı yumurtlamayı baskılar. Süt verme gebeliği önler. Yani süt korur denilmesi de bu durumdan dolayı söylenilir. İlk 6 ay bebeğini anne sütü ile besleyen kadınların bir kısmı adet görmez. Sütün koruması için annenin 6 ay sadece anne sütü vermesi ve adet görmemesi gerekir. Koruma oranı çok yüksek olup yüzde 99 dur.Yöntemin etkinliği için gündüz emzirme süreleri arasında maksimum 4 saat, gece ise 6 saati geçmemelidir. 6. aydan sonra ek gıdalara geçildiği için adet görülmese bile bu yöntem etkinliğini kaybeder” diye konuştu.

Emzirirken hamileliğe önemli uyarıHem hamile hem obez isen dikkat!

Emziren kadının gebeliği

Bir kadın hem emziriyor hem de gebe ise ihtiyacı olan kalori miktarının oldukça yüksek olduğunu belirten Dr. Alay, “Bu durum sadece kalori değil aynı zamanda vitamin ihtiyacını da artırır. Gebelikler arasında önerilen süre ortalama 24 aydır. Böyle bir sürenin belirlenmesindeki neden ise kadının bedenindeki eksiklikleri tamamlamaktır. Hem emziren hemde gebe olan kadının ihtiyacı olan kalori kesin bilinmemekle birlikte sadece gebe olan kadından daha çok olup, kalori ile beraber vitamin, omega3, mineral ihtiyacı da artmıştır. Özellikle son 3 ay ihtiyaç daha da artar. Emziren gebelere sebze, protein, meyve, kalsiyum ve tahılların karışımını içeren bir diyet hazırlanmalıdır” dedi.

Gebelikte süt veren annelerde düşük veya geri kalma riski var mı?

Bazı çalışmalarda daha düşük doğum ağırlığı tespit edilmiştir. Bu durum ardışık gebeliklerin ekonomik düzeyi düşük toplumlarda daha sık rastlanmasıyla da ilgili olabilir. Yapılan çalışmalar kısıtlı sayıda kadını içerdiği için şüphe ile yaklaşılmakla beraber düşük ve erken doğuma yol açtığı tespit edilmemiştir.

Sütün kalitesi değişir mi?

Gebelikte sütün tadı değişir. Gebelikle beraber süt içinde protein miktarı artar şeker oranı düşer. Biraz tadı değişen sütü çocuğunuzun nasıl bir tepki vereceği bilinmez. Süte düşkünlüğü azalabilir, artabilir veya aynı kalabilir. Aslında bebeğiniz değişik tadlara alışıktır. Çünkü anne sütü beslenmeye göre değişik tadlarda olabilir.

Gebe iken emziren bir kadının süt vermesi ne kucağındaki nede karnındaki bebeğe zararı olmadığını biliyoruz. Ancak sütün bebeğe bir yararı konusunda net bir veri yoktur. Bu kararı verirken emzirilen bebeğin kaç aylık olduğu, sütten kesildiğinde yeterli besine ulaşılabilirliği dikkate alınmalıdır. Özellikle ekonomik seviyenin düşük olduğu toplumlarda çocuğu sütten kesmek önerilmez. Ancak koşulların uygun olduğu toplumlarda anneye danışma verilir. Net bir faydadan söz edemediğimiz için anneye tüm veriler ayrıntılı anlatılır. Anne emzirmeye devam etmek istiyorsa gerekli vitamin desteği protein ve sıvı alımı sağlanmalıdır.. Önemli bir sorunda bebek doğduğunda sütün paylaşımı nasıl olacak? Süt hangi bebeğin ihtiyaçlarını karşılayacak.? Bu hassas konuda anne ile paylaşılmalı ve uygun karar aile ile beraber verilmelidir.

Mangalda et pişirirken mesafeye ne kadar olmalı?

Afyon Kocatepe Üniversitesi (AKÜ) Gıda Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Veli Gök, mangal yaparken kullanılan odunun kor haline geldikten sonra etlerin pişirilmesinin daha sağlıklı olduğunu belirterek, “Alev ile et arasındaki mesafe en az 15 santimetre olmalıdır. Eti ateşle direkt temas ettirmek yerine, Afyonkarahisar’da yapıldığı gibi mermerin ısıtılmasıyla da mangal yapılabilir.” dedi.

Gök, AA muhabirine yaptığı açıklamada, havaların ısınmasıyla insanların özellikle hafta sonları piknik için mesire alanlarına akın ettiğini söyledi.

Sosyalleşme açısından önemli olan pikniğin, dikkat edilmediğinde çeşitli sağlık sorunlarına yol açabildiğini belirten Doç. Dr. Gök, “Gerek mangal yakımında kullanılan kömür, gerekse uygun olmayan şartlarda pişirilen kırmızı ve beyaz ette meydana gelen bazı bileşikler insan sağlığına oldukça zararlıdır.” diye konuştu.

YAĞIN ALEVE DAMLAMASI

Polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) denilen kanserojenik bileşiklere dikkati çeken Gök, şunları kaydetti:

“Aslında bu bileşikler petrol, kömür, nargile dumanı ve sanayide oluşan dumanda bulunmaktadır. 200 derecenin üzerindeki sıcaklıklarda pişirilen gıdalarda yağın aleve damlaması sonucu piroliz meydana gelmekte ve PAH’lar oluşmaktadır. Bu PAH’lar uçucu olduğu için et veya tavuk etine bulaşmaktadır. Etteki yağ miktarı arttıkça, pişirme sırasında daha çok yağ açığa çıkmakta ve alevle birleşerek daha çok PAH meydana gelmektedir. Pişirilen etteki yağın doğrudan ateş kaynağına damlaması sonucu oluşan PAH miktarı, döner pişirilmesinde olduğu gibi dikey konumda pişirilene göre 10-30 kez daha fazla olmaktadır.”

Kömür alevi etin altında değil de yanında olduğunda PAH oluşma riskinin azaltılabildiğini vurgulayan Veli Gök, “Et direkt odun alevine tutularak pişirilirse PAH oluşumu artmaktadır. Bu yüzden mangal yaparken kullanılan odun kor haline geldikten sonra etleri pişirmek daha sağlıklıdır. Alev ile et arasındaki mesafe en az 15 santimetre olmalıdır. Eti ateşle direkt temas ettirmek yerine, Afyonkarahisar’da yapıldığı gibi mermerin ısıtılmasıyla da mangal yapılabilir.” ifadelerini kullandı.

Gök, et ve tavuk gibi ürünlerin yüksek sıcaklıkta pişirilmesi ile oluşan mutajenik ve kanserojenik “heterosiklik aromatik aminler”in (HAA) de bir başka risk olduğuna işaret etti.

BAHARAT VE DİNLENDİRME ÇOK ÖNEMLİ

HAA’ların PAH’lardan yaklaşık 2 bin kat daha mutajenik olduğunu anlatan Doç. Dr. Gök, şöyle devam etti:

“Bu bileşiklerin oluşumunda pişirme sıcaklığı ve pişirme metodunun büyük etkisi var. Mangalda ve yüksek sıcaklıkta pişirilen ürünlerde bu bileşikler çok miktarda oluşabilmektedir. HAA’lar, yüksek sıcaklıkta pişirilen et ürünlerinin çoğunlukla yüzeylerinde oluştuğu gibi, tavada kalan kalıntıda da oluşabilmektedir. Bu bileşiklerin oluşumuna baharatlar kısmen engel olabilmektedir. Köfte yapımında kullanılan karabiber, kekik gibi baharatlar bu bileşiklerin oluşumunu azaltmaktadır. Yine etlerin marinasyonu, yani çeşitli baharatlarla dinlendirilmesi bu bileşiklerin oluşumunu azaltabilir.”

PAH bileşiklerinin mangal yapımında kullanılan gıdalarda bulunmasının iki nedeni olduğunu aktaran Veli Gök, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Birincisi çevresel yolla (hava, toprak ve su ile), diğeri ise gıdaların işlenmesi ve pişirilmesi esnasında oluşmalarıdır. Gıda işleme prosesleri (tütsüleme, kurutma) ve yüksek sıcaklıklarda pişirilme işlemleri (kızartma, ızgara, kavurma) PAH’ların oluşmasının ana nedenleri arasındadır. Gıdanın direkt alevle teması durumunda PAH miktarı daha da yükselmektedir.”

Karaciğer yağlanmasını önemseyin

İYİ BESLENİN

Öğün sayınızı artırarak enerji seviyenizi yükseltin.

YAŞAM TARZINIZI DEĞİŞTİRİN

– Diyet

– Egzersiz

– Sınırlı tuz tüketimi ile hasarlı karaciğerinizi sağlığına kavuşturabilirsiniz.

Sağlıklı beslenme ve egzersiz ile;

– Vücudun çalışması için gerekli olan enerjiyi sağlar,

– Bağışıklık sisteminizi güçlendirir,

– Karaciğerinizin yenilenmesine yardımcı olursunuz.

İYİLEŞMENİN GÜCÜNÜ HİSSEDİN

– Tam tahıllı besinler, meyve ve sebze tüketin.

– Yağları karıştırarak kullanın (zeytinyağı, kanola, ayçiçek/mısırözü). Balık, fındık, keten tohumu gibi besinlerde bulunan omega3,6 yağ asitleri inflamasyonu azaltır.

– Yiyeceklerde yağ oranı düşük olanları seçin.

– Günde 8-10 bardak su için.

– Tuz tüketimini dengelemek için potasyumdan zengin besinleri tüketin (muz, kivi, kayısı, kuru üzüm, domates, fırınlanmış patates, dana eti, fındık)

– Fiziksel aktivitenizi artırarak kendinizi hafif hissedin (yürüyüş, yüzme, bahçe işleri)

Tükettiğiniz besinlerin hijyenik olmasına özen gösterin, sık sık ellerinizi yıkayın.

VÜCUDUN İHTİYACI OLMAYANLAR

– Trans yağ asidi içeren gıdaları tüketmeyin (süt, peynir, tereyağı, bisküvi, çikolata, kızartma yağları vs.

– Sodyum tüketiminizi kısıtlayın (cips, ketçap, bulyonlar, hazır çorbalar, patlamış mısır, peynir, soya sosu, sporcu içecekleri)

Sodyum alımını düşürmek için öneriler

– Yemeklere tuz eklemeyin

– Sofrada tuzluk yerine biber kullanın

– Tuz yerine yeşillik ve baharat kullanın

 

Kaynak: doktorsitesi

Bebeklerde bu hastalığa dikkat

Özellikle bebeklik döneminde göz kaymasına neden olabilecek nedenlerin başında yüksek hipermetropi geldiğini ifade eden Op.Dr.Şeyda Atabay, “İki gözü birlikte odaklamayı başaramayan gözde kayma gelişir. Bu durum göz tembelliği ile neticelenir. Bazen kayma bir gözde olurken, bazı durumlarda her iki gözde de olabilmektedir. Genelde daha iyi gören göz tercih edilendir. Yeni doğan kataraktları kayma oluşturmadan önce genelde verdiği beyaz refle sayesinde tanınabilir ancak tanı konulmadığında ileri dönemlerde kayma nedeni olabilmektedir” dedi.

Göz arkası problemlerine de dikkat çeken Op.Dr.Şeyda Atabay, “Bunlar içinde göz tümörleri önemli bir yer işgal etmektedir. Çocuklardaki göz tümörleri hızlı başlangıçlı olabilmekte ve gözde beyaz refleye neden olmaktadır. Özelikle fotoğraf çekimlerinde karşılaşılan göz bebeğindeki kırmızı refle normal iken, beyaz refle görülmesi anormal bir durum olarak kabul edilmektedir.

Bebeklerde kayma tedavilerinde ilk yapılacak olan sebebin tespitidir. Öncelikle sebebi ortadan kaldırdığımızda sorun düzelebilmektedir ancak bebeklerde bu durum sıkıntılı bir sürece de neden olabilmektedir. İlk 9 yaşa kadar göz hastalıkları açısından çocuğa yapılan yatırım çok önemlidir. Bu dönemde tedavi edilemeyen pek çok hastalık daha ileri yaşlarda tedavi edilemezken, işlevsel yetersizliklere neden olabilmektedir” diye konuştu.

Madde bağımlılığı tedavisinde yükseliş

Türkiye genelindeki madde bağımlılığı merkezlerinde 2009’da 108 bin 687 kişi tedavi görürken, 2014’te bu sayı 276 bin 307’ye yükseldi.

Madde bağımlılığı tedavisi gören hasta sayısı, yıllar itibariyle artış gösterdi. Türkiye’de 2012 öncesinde 19 olan madde bağımlılığı tedavi merkezlerinin sayısı 54’e ulaşırken, merkezlerin artışı hizmete erişimi de kolaylaştırarak, tedavi görenlerin sayısındaki yükselişi de beraberinde getirdi.

Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından takip edilen tedavi verileri, ayaktan ve yatarak tedavi gören hasta sayılarındaki artışı da ortaya koyuyor.

Bu verilere göre, madde bağımlılığı tedavi merkezlerinde ayaktan ve yatarak 2009’da 108 bin 687, 2010’da 142 bin 200, 2011’de 168 bin 999, 2012’de 228 bin 230, 2013’te 258 bin 82, 2014’te 276 bin 307 hasta tedavi gördü.

Türkiye 2014 yılı Uyuşturucu Raporu verilerine göre, tedaviye başvuran hastalar, 20-29 yaş grubunda yoğunlaşıyor. Bu yaş grubundaki hastaların toplam hastalara oranı yüzde 56,9. Tedaviye başvuran hastaların yaş ortalaması ise 26-28 olarak belirlendi.

Tedavi gören hastaların yüzde 94,4’ü erkek, yüzde 5,6’sı kadın.

En yüksek vaka sayısı yüzde 32,97 ile İstanbul’da görülüyor, bunu yüzde 12’lik vaka oranıyla da Adana izliyor.

Rapora göre, doğrudan madde bağlantılı olarak 2007’de 136, 2008’de 147, 2009’da 153, 2010’da 126, 2011’de 105, 2012’de 162, 2013’te de 232 kişi hayatını kaybetti.

Kanal tedavisi kanseri tetikler mi?

DİŞ KÖKÜ KANALLARINDA OLUŞAN SEKONDER ENFEKSİYONLAR

Kanal tedavisinde hasarlı dişteki sinirler ve çürümüş alan alınıyor biliyoruz ki, Teorik olarak, bölgenin dezenfeksiyonunda kullanılan kimyasal solüsyonun burada kalıp da ileride yine enfeksiyona yol açabilecek tüm bakterileri temizlemesi lazım. Peki ama oradaki tüm bakterilerden kurtulmak gerçekten mümkün mü?

Kanal tedavisi ile aslında hayat memat meselesi olan bir probleme yara bandı yapıştırıp bırakmış, dahası, yaklaşmakta olan esaslı sağlık sorunlarını sadece bir miktar ertelediğimizle kalmış oluyoruz. Ne yazık ki dişçilikte diş eti içinde kalan enfeksiyöz mikrop, mantar ve virüs gibi ajanların tamamen dezenfekte edilebildiği gibi yanlış bir kanı hakim. Oysa sterilizasyon için kullanılan bu kimyasalların hiç ulaşamadığı kilometrelerce uzunlukta mikroskopik tübüllerle kaplı ağzımız.

Yapılan deneylerde dezenfektan sodyum hipoklorit uygulanan alanlardaki patojenik bakterilerin %50’sinin olduğu gibi kaldığı görülmüş. Denkleme insan hatası faktörünü de eklersek, kanal tedavisinden sonra ortaya ikincil komplikasyonların çıkmaması zor görünüyor.

DİŞ KÖKÜ KANALLARI ZARARLI ANAEROBİK BAKTERİLER BARINDIRIYOR VE ANTİBİYOTİK DİRENCİNE YOL AÇIYOR

Diş hekiminin kapattığı dişte oluşan oksijensiz ortam, zararlı anaeorobik bakterilerin üremesi için ideal koşulları sağlıyor. Bu bakteriler tarafından salgılanan toksinler bu defa vücudun hem komşu hem de uzak bölgelerine nüfuz ediyor. Bir çalışmasında Diş Hekimi Stuart Nunnally, üç yıl süreyle izlem yaptığı kanal tedavisi görmüş 87 hastanın hepsinin sağlığında bozulma yaşandığını bildiriyor.

Dünyaca ünlü kanser tedavisi uzmanı Dr. Josef Issels, tedavi protokolünün bir parçası olarak kanserli tüm hastalarının ölmüş dişlerini çektirmeleri şartını koşan ilk hekimlerden. Kitabı Kanser: İkinci Görüş (Cancer: A Second Opinion)‘da anlattığına göre, 40 yıl boyunca gördüğü 16,000 kanser hastasının %90’dan fazlası kliniğe ilk adım attıklarında ağızlarında iki ila on ölü diş taşıyorlarmış. Gayet ikna edici kanıtlarla, ağızda çekilmeden bırakılmış ölü dişlerin insanlarda kanser oluşturacak denli çok toksin üretebildiğini öne sürüyor kendisi.

Her derde bir ilaç psikozundan çıkamadığımız bu dünyada antibiyotikler de kanal tedavisinin standart parçası olarak çıkıyor karşımıza. Ortadan kaldırılmak istenen bakterilerin diş köküyle ilişiği kesildiği gibi, antibiyotiğin sorunlu alana ulaşmasını sağlayacak dolaşım sistemi veya kan akışı ile de yolları ayrılmış oluyor. Bunun sonucunda da sağlıklı florayı destekleyecek bakteriler ortadan kaldırılmış, zararlı bakteriler de ilaca daha dirayetli hale gelmiş oluyor.

Diş kökü kanallarıyla bağlantılı olarak oluşan bakteriyel enfeksiyonlardan bazıları şunlar:

Enterococcus feacalis: İdrar yolları enfeksiyonları ile ilintili bakteriler bunlar ve aynı zamanda antibiyotiğe dirençli bakteri çeşitlerinin de başında geliyorlar.

Pseudomonas: Bu bakterilerle enfeksiyon halinde görülecek semptomlar için bağışıklık sisteminde zayıflama, pnömoni, kan enfeksiyonlarını ve bazı durumlarda ölümü sayabiliyoruz.

Staphylococci: Stafilokok enfeksiyonlar olarak da bilinen bu bakteriler cilt enfeksiyonlarının yanısıra pnömoni, kan zehirlenmesi ve toksik şok sendromuna yol açıyor.

Streptococci: Et yiyen bakteri diye de bilinen streptokok bakteri popülasyonları strep boğaz ağrısı, ağrı, ateş, göz kararması/sersemleme, şişlik, zihin karışıklığı, kan basıncında anormal değişimler ve toksik şok sendromu ile ilişkilendiriliyor.

KANAL TEDAVİLERİ KRONİK DEJENERATİF HASTALIK RİSKİNİ ARTTIRIYOR

Dr. Weston Price 1900’lerde, insandan aldığı enfekte dişleri başka hayvanların vücuduna yerleştirerek yaptığı araştırmalar sırasında ilginç bir keşifte bulunuyor. Diş diyelim tavşanın deri altına yerleştirildikten kısa süre sonra hayvanda da dişin eski sahibi neden muzdariptiyse aynı kronik sağlık sorunu ve hatta ölüm oluşuveriyor. O yüzden, vücutta sistemik disfonksiyonu yaratan salt bakteri mevcudiyeti değil, aynı zamanda bu bakterilerin ürettiği toksin konsantrasyonu diyoruz.

Dr. Price’ın diş kökü kanallarının sistemik sağlığa etkisiyle ilgili çalışmaları sayesinde bugün artık bunların ne tür sağlık sorunlarını başımıza sarabileceğini biliyoruz:

Kalp-damar hastalıkları

Vücutta yarattığı enflamasyona bağlı ağrı ve sızılar

Beyinle ilgili hastalıklar

Sinir sistemi hastalıkları

Bağışıklık sisteminde zayıflık

Diyabet

Kanser

AĞIZ HİJYENİNİZİ İYİLEŞTİRMEYE BAKIN

Kronik hastalıklara veya kansere yakalanma riskini azaltmak için atabileceğimiz ilk adım diş ve diş etlerini sağlıklı, çürüksüz tutmak. Bunu nasıl yapabiliriz peki?

– Dişler düzenli şekilde günde en az 2 defa fırçalanacak

– Diş ipi kullanılacak

– Mümkünse diş fırçası her 3 ayda bir değiştirilecek

– Dildeki ölü hücreler ve bakteriler özel bir aletle veya kaşık kenarıyla kazınarak alınacak

– Flor ve kimyasal içermeyen diş macunu kullanılacak

– Asitli yiyecek ve içecekler fazla tüketilmeyecek

– Temiz/arıtılmış su ile hidrasyon sağlanacak

– Sağlıklı beslenilecek

KANSER RİSKİNİ AZALTMAK İÇİN ŞU AĞIZ SAĞLIĞI İPUÇLARINDAN DA YARARLANABİLİRSİNİZ

İyi ağız ve diş sağlığı için önerilen normal uygulamaların faydalarına aşina olabilirsiniz, fakat bir de 3,000 yıllık denenmiş yöntemler var ki, bunlara da bir göz atmak isteyebilirsiniz:

Ağızda Yağ Çekme: Uygulanabilecek iki yağ çekme tekniği var. Graha gandusha ve kavala graha adı verilen tekniklerin her ikisinin de baş ağrılarını geçirdiği, astım, diş eti kanamaları, boğaz ağrısı ve diş çürüklerini ortadan kaldırdığı söyleniyor. Sade yağ, susam yağı veya hindistancevizi yağı kullanılabilir yağ çekme işlemi için.

Eterik (Esansiyel) Yağlar: Eterik yağlar hergün kullanıldıkları takdirde ağız boşluğunda patojenik bakteri birikimini önlemede son derece başarılılar, düzgün kullanıldıkları takdirde de sağlığa olumsuz herhangi bir etkileri yok. Çayağacı, karanfil, meyan kökü, tarçın, zerdeçal, maydonoz ve neem yağları kullanılarak ağız sağlığınızda harikalar yaratabilirsiniz.

Probiyotikler: Probiyotik özellikte yiyecek ve içecekleri diyetinize dahil ederek kanser yapıcı bakterilere karşı sağlam bir defans oluşturabilirsiniz. Vücudun asit-baz dengesini düzeltici kombu çayı, sauerkraut ve kefir tercih edebilirsiniz.

Yeşil Çay: Sağlığa faydaları iyi bilinen bir bitki yeşil çay. Vücuttaki enflamasyonu gidermeye yardımcı mikronutrient ve antioksidanlardan zengin. Enflamasyon azaltıldığı takdirde kalp-damar hastalıkları, obezite ve kanser riski de azalmış oluyor.

BİYOLOJİK DİŞ HEKİMLERİ İLE ÇALIŞIN

Sağlığınızı biyolojik bir diş hekiminin güvenli ellerine teslim etmenizde fayda var. Bunun için kendinize Uluslararası Ağız Tıbbı ve Toksikoloji Akademisi (IAOMT) veya Uluslararası Biyolojik Diş ve Tıp Hekimliği Akademisi (IABDM) onaylı çalışan bir hekim bulun.

Kaynak: Vitamingiller

Türkiye’de 7.5 milyon şeker hastası var

Kağıthane Belediyesi Kent Konseyi’nin öncülüğünde Kolan Hastanesi ile ortaklaşa düzenlenen hasta okulu seminerleri kapsamında gerçekleştirilen “Diyabet Semineri”ne katılan Erbilgin, diyabetin dünyada sıklığı büyük bir hızla artan bir hastalık olduğunu söyledi.

2013 yılında dünya genelinde 382 milyon şeker hastasının saptandığına dikkati çeken Dr. Erbilgin, 2035 yılında bu sayının yüzde 50 oranında artmasını beklediklerini belirtti.

Erbilgin, Türkiye’de vatandaşların yüzde 13,7’sinde şeker hastalığı bulunduğunu ifade ederek, “Bu da yaklaşık 7,5 milyon insana denk geliyor. Şeker hastalığına yakalanan insan sayısının artmasının nedenlerinden en önemlisi kentsel yaşam, teknolojinin getirdiği hareketsizlik ve sağlıksız beslenme” dedi.

Diyabet hastalığının hem kişiye hem de topluma önemli zararlar verdiğine değinen Erbilgin, şunları kaydetti:

Türkiye'de 7.5 milyon şeker hastası var

“Diyabet ciddi organ hasarları yapıyor ve maalesef hiçbir belirti yapmaksızın biz bu zararlarla karşı karşıya  kalıyoruz. Toplumda şeker hastalığı olan kişilerin yarısı, hasta olduğunun farkında değil. Şeker hastalığının geciktirilebilir, önlenebilir bir hastalık olduğunu söylüyoruz. Hastalığı gelişmeden önce yakalamak kişi için çok faydalı. Şeker hastalığının belirtileri arasında, çok su içmek, sık sık idrara gitmek, anormal enfeksiyonlar, mantar enfeksiyonları ve idrar yolu enfeksiyonları bulunuyor.”

“Sigaradan uzak durulmalı”

Hastaların egzersizlerine dikkat etmesi gerektiğini ifade eden Erbilgin, “Özellikle sigaradan kesinlikle uzak durulmalı. Bu husus çok önemli. Sağlıklı beslenmeye dikkat etmemiz gerekiyor. Düzenli egzersiz önemli. Diş fırçalama yaşantımızın içine girmeli, olmazsa olmaz olmalı ve eksikliğini hissetmeliyiz. İlaçları da hekimlerimizin önerdiği şekilde almalıyız. Belli aralıklarla doktora başvurulmalı” diye konuştu.

Seminere katılan Kağıthane Belediye Başkanı Fazlı Kılıç da seminerin gerçekleşmesinde emeği geçenlere teşekkür etti.

Türkiye'de 7.5 milyon şeker hastası var

Hayırlı ve güzel bir çalışma için bir arada olduklarına vurgu yapan Başkan Kılıç, “Hasta okulumuzda çok kıymetli hocalarımızla çeşitli hastalıklarla ilgili bilgi alışverişinde bulunuyoruz. Çok faydalı olduğuna inanıyorum. Seminerler sayesinde doğru olarak bilinen yanlışları da öğrenmiş oluyoruz ve buna göre davranıyoruz” diye konuştu.