Dijital Hayatın İlmihal İhtiyacı

Yakın döneme kadar toplumbilimcilerin toplum tasnifleri klasik olarak geleneksel toplum ve modern toplum eksenindeydi. Sonra buna bilgi toplumu da eklendi. Geleneksel toplumdan modern topluma geçişle birlikte en başat konu olan değişimin varlığı ve gerekliliği neredeyse bütünüyle kanıksanmıştır. Bilgi toplumunda ise tartışma değişimin varlığı ve gerekliliği değil sadece değişimin hızıdır. Bir görüşe göre insanlığın son elli yılında üretilen bilginin miktarı o güne kadar üretilen bilginin dört katıdır. Toplumsal değişmenin getirdikleriyle birlikte sosyal hayatımıza giren iletişim araçları bilginin iletimini hızlandıran ve sosyal değişmeyi hızlandıran bir unsura dönüşmüş, hayatımıza giren her yeni iletişim aracı bilgi iletme süreçlerini daha da hızlandırmış, bu araçlar giderek kitlesel olarak daha fazla kişiyi etkisi altına almıştır. Örneğin radyonun 50 milyon dinleyiciye ulaşması için gereken süre 50 yıl olurken, bu süre tv. için 13 yıl, internet için 4 yıl olmuştur. Bu bilgi hem dijital çağa ulaşırken geldiğimiz yere ve aşamalara hem de değişimin hızına işaret etmektedir.
Ancak hızlı teknolojik değişim, bu süreçte baş döndürücü bir hızla iletilen bilgi ve bunun sosyal hayata yansıması sosyal hayatın kontrol edilemezliğini, sorgulanamaz bir şekle dönüşmesini beraberinde getirmiştir. Sosyal hayatın hızlanması olayların tecrübe imbiğinden geçirilip kültüre mal edilebilmesi için gereken anlama, anlamlandırma, kritik edilebilme sürelerini daraltmıştır. Bu bağlamda bir olgu kültüre mal edilmeden küresel kültürün nesnesine dönüşmektedir. Böylelikle hayatın felsefesinin yapılabilmesine imkân kalmamakta ve “anı yaşa” bir hayat felsefesine dönüşmektedir.
Bilgi iletişim araçları bilgiye hızlı erişim ve onun yaygın kullanımını beraberinde getirmiş, bu süreci adeta hayatın merkezine yerleştirmiştir. Bilgiye sahip olmak, onu hızlı ve yaygın bir şekilde kullanmak güce dönüşmüştür. Görselliğin bu sürece katılması ile birlikte sürecin sonunda önemli bir olgu ortaya çıkmıştır: hayatın dijitalleşmesi. Bir değer olarak görselliğin öne çıkması bu dönemin en karakteristik yönlerinden biri olmuştur. Hayatın dijitalleşmesine giden yolda elbette geçilen aşamalar vardı. Ancak her bir aşama çeşitli kolaylıklar yanında farklı maliyetler de getirmiştir. Örneğin hayatın dijitalleşmesi sürecinde şikâyet ettiğimiz mahremiyetin sınırlarının esnemesi, görselliğin her şeyin önüne geçmesi vs. hususlara ilişkin bir arka plan aslında radyolardaki arkası yarınlarda, tv dizilerindeki çarpık ilişkilerde temellenmeye başlamıştır.
İnternetin küresel ölçekte yaygınlaşması, özellikle sosyal medya eliyle neredeyse bütün bireylerin hayatına girmesi hayatın dijitalleşmesini normal bir duruma dönüştürmüştür. Hayatın dijitalleşmesi görselliğin artmasının ötesine geçerek dinler başta olmak üzere meta anlatıların neredeyse tamamını yok etmese de, anlamsızlaşmasını en basit ifadesiyle yeniden anlamlandırılmasını gerekli kılmıştır. Modernlik, sekülerlik bağlamında tartışılan dinin toplumsal hayattaki yerinin ne olacağı konusu tam da bu konuyla ilgilidir. Ali Ayçil’in ifadesiyle önceden mistik anlatıların bazı ayrıcalıklı kişilere tanıdığı bir hak olan “aynı anda ses ve görüntüyle farklı yerlerde olabilmek” (tayyi zaman- tayyi mekan) bütün bir insanlık için mümkün-sıradan bir şey haline gelmiştir.
Bazı görüşlere göre küreselleşme her şeyin faş edildiği bir görsellik çağıdır. Bir zihniyet kodunun değişimine de işaret eden bu hayat biçimi “olmaya değil görünmeye” teşvik eden bir içerik taşır. Bu süreçte “Like kültürü”nün pençesine düşen bireyler görünür olmaya, bir süre sonra da görünür kalmaya çalışırlar. Bireyler önce kendileri ile ilgili paylaşımda bulunmaya başlarlar. Ancak daha sonra bu “beğenilmek” arzusu ile birleşir ve “daha fazla beğenileceğini düşündüğü” şeyleri paylaşmaya yönelir. Böylece “olmak” yerini “görünmeye”, inanmak yerini beğenilene inanmış görünmeye bırakır.
Dijital çağın olmak yerine görünmeye teşviki aslında çok önemli bir felsefi arka plan eksikliğini yansıtmaktadır. Zira bizim anlayışımızda Tanrı görünen değil görendir. Buradan yola çıkarak görünen ve gören ilişkisinin bir hiyerarşik kategoriye işaret ettiği ifade edilebilir. Bu sebepten olacak sömürgecilerin, darbecilerin, daha genel ifadeyle otoriteyi eline geçirenlerin bir kısmının ilk yaptığı şey öteki ya da hiyerarşik olarak alttakilerin peçesini, örtüsünü açmak istemesidir. Zira otorite görmek ve denetlemek ister. Ama ne hazindir ki denetime karşı örtüyü sembol yapan bir sosyal kesim bugün şekli muhafaza etmekle birlikte sosyal medya eliyle “görünürlüğünü arttırarak denetlenmeye” kendisi istekli olmaktadır.
Sonuç olarak sosyal medya bağlamında bugün yeniden tanımlanması gereken mahremiyet, bir sosyal medya ilmihali gerektirmektedir. Online itibarı kurtarmak sosyal medyayı ölçüsüzce kullanmak yerine zaruret miktarınca kullanmayı gerektirmektedir. Sanal mahremiyetin sınırlarını çizmek ve bu sınırları korumak için kırmızı kaleme ihtiyacımız vardır. Görünmek yerini olmaya bırakmalı, görmenin ve görünmenin hiyerarşisini değiştiren yeni teknolojiler sorgusuz, kontrolsüz ve ölçüsüzce kullanılmamalıdır.
(Önemli not; Bu yazının konu ve içeriğini belirlememde en önemli pay sahibi “Sanal Mahrem” konusunu Şubat sayısında ele alan “Nihayet” dergidir. Yazımda konu, kavram ve içerik olarak sayının değerli yazarlarından istifade ettiğimi bir hak olarak ifade etmeliyim. Kendilerini tebrik eder dergiyi okumayanlara ısrarla tavsiye ederim.)

YÖK, İlahiyatlar ve Din Kültürü Bölümleri’nin Geleceği -III-

İlahiyat fakültelerinin geleceğine ilişkin görüşlerimizi arz ettiğimiz yazı dizisinin son bölümünde önerilerimizi ve bu bağlamda formasyon ve İLİTAM konusunu ele almak istiyorum.  Bizim önerimiz 3+2 modelidir. Bu modele göre İlahiyat ve DKAB birleştirilerek hazırlık sınıfı ve ilk iki yıl ortak program uygulanacak, sonrasında yukarıdaki önerilerimiz çerçevesinde 2 yıl ihtiyaç ve talebe bağlı yönlendirme yapılacaktır. Buna göre son iki yıl Din Kültürü Öğretmenliği, İHL Meslek Dersleri Öğretmenliği ve Din Hizmetleri gruplarına ayrılabilir. Öğrenci bir grubu mecburi olarak seçmekle birlikte, diğer bir grubun derslerini seçmeli olarak alabilir. Böylelikle çeşitlilik, alanda uzmanlaşma, ihtiyaç ve talebi karşılama sürecine girilmiş olur. Bu uygulamayla örneğin Diyanete Kur’an Kursu Öğreticisi olarak atanmış ancak eğitim-öğretim süreçleriyle ilgili hiçbir ders okumamış, ya da yaşlı psikolojisi, Türkiye’nin dini yapısına dair bir ders okumamış personelin imam olarak atamasının önüne geçilmiş olur. Bu bakış açısına göre şekillenecek bir formasyon eğitim süreciyle Türkiye’nin dini yapısı, toplumsal-dini özellikleri, bölgesel farklılıklar, farklı ihtiyaçlar bir ölçüde eğitim sürecine dâhil edilir. Personel de hazırlıksız bir şekilde göreve atanmamış olur. Ancak bunun için en temelde uzmanlık, ihtiyaç ve yeterlilik odaklı bir bakışın benimsenmesi gerekir.

İlahiyat öğrencilerinin formasyon almasına ilişkin sürece de kısaca değinmek gerekir. Mevcut haliyle İlahiyat Fakülteleri geçmişte olduğu gibi formasyonu kendisi vermemektedir. Öğrenciler formasyonu kontenjan sınırlamasına bağlı olarak, ücret ödeyerek, fazladan zaman harcayarak ve kendi fakültesi dışında bir başka fakülteden almaktadırlar.

Formasyonun İlahiyatlarca verilmemesi isteği İlahiyatların programındaki bazı derslerin azalmaması ve “donanımlı” İlahiyatçı yetiştirmeye engel olunmaması gibi bir iyi niyet taşıyabilir. Ancak burada donanımlı İlahiyatçı olmanın bazı derslerin saatinin sürekli arttırılmasıyla ilişkili bir konu olmadığını belirtelim. Örneğin orta öğretim sürecinde büyük ölçüde halledilmesi gereken bir ders olan Kur’an’ı Kerim dersinin sayı ve saatini istediğimiz kadar arttıralım iyi İlahiyatçı yetişmez. Çünkü üniversite –İlahiyat- bolca Kur’an dersi alınacak hatta hafızlık yapılarak geçirilecek bir zaman dilimi değildir. Burada hemen belirtelim ne Kur’an’ın bolca okunmasına ne de hafızlığa karşıyız. Aksine çok önemsiyoruz. Ancak bunun eğitim süreci içindeki yerinin üniversite dönemi olmadığını ifade ediyoruz. Bunun pedagojik süreçlere uygun olmadığını iddia ediyoruz.

İnsan yetiştirmek kendi alanımızı öne çıkararak, siyasal reflekslerle her düzenlemeye karşı çıkarak ya da eleştirileri şahıslara indirgeyerek çözülebilecek bir konu değildir. Aksine ciddi bir şekilde ele alınması gereken bir uzmanlık konusudur. İlgili kurumlara düşen görev meseleyi bu gözle inceleyip paydaşların bu konudaki görüş ve önerilerini dikkate alması, meseleyi sağlıklı bir zeminde değerlendirmesidir. Böyle bir metot Türkiye’de gelişmekte olan özgürlükçü atmosfere eğitim boyutuyla katkıda bulunmak, bürokratik süreçlerde, özellikle eğitim süreçlerinde ilgililerin talep ve beklentilerini de dikkate alan ihtiyaç odaklı bir bakış açısını benimsemektir.

Değinmek istediğimiz bir diğer konu İLİTAM (İlahiyat Tamamlama Programı) dır. Kanaatimizce bir ihtiyaçtan doğan İLİTAM’lara artık ihtiyaç kalmamıştır. Türkiye’nin en uzak İlahiyatına otobüsle en fazla bir saat yolculukla ulaşabildiği, İlahiyatların kontenjanlarının tavan yapıp puanlarının ciddi derecede düştüğü bir süreçte bu programın gerekliliği sorgulanmalı, toplumsal maliyeti üzerinde düşünülmelidir. Kalite sorununu göz ardı ederek çağımızın şartları, uzaktan eğitimin yaygınlaşması gibi gerekçelerle konuyu izah etmek yeterli ve sağlıklı değildir. Zaten mevcut haliyle bu bölümlerin programı da kanaatimizce sorunludur. Şöyle ki; çoğunlukla bir kurumda çalışan, çeşitli dini gruplarda ya da özel çabayla kendini dini alanda yetiştirmeyi hedeflemiş kişilerin tercih ettiği bu bölümlerde mevcut haliyle din bilimleri dersleri ya yoktur, ya da yeteri kadar değildir (En azından bildiğimiz örnekler böyledir). Zaten klasik eğitime belirli ölçüde aşina olan bu bölüm öğrencilerinin asıl farklı şeyler duymaya ihtiyacı vardır. Diğer taraftan bana kızacaklarını bilerek ifade etmeliyim ki bu bölüm öğrencilerinin öğretmen olarak atanması da yanlış bir uygulamadır. Bu bölüm mezunları içerisinde hayatında örgün eğitim kurumlarına yolu hiç düşmemiş olan kişilerin bile olduğu düşünülürse mesele daha iyi anlaşılır.

Bu noktada İlahiyat camiasına, özellikle geçlere düşen geçmişteki alaylı-mektepli tartışmalarına dönmek değildir. Kabul edelim bunlar biraz da dünyalık kaygısıyla ilişkili şeylerdir. Bu noktada belki bizler de yaşadığımız dönemsel sıkıntılar sonucu, “kendinizi yetiştirin, hayata hazırlanın, geleceğinize yatırım yapın, bir iş sahibi olun, başarılı olun” gibi söylemleri abartarak İlahiyatçı gençlerin modern kapitalizmin birer nesnesine dönüşmesine katkıda bulunmuş olabiliriz. Ancak hepimiz görüyoruz ki bugün yaşadığımız toplumsal-dini problemlerin önemli bir sebebi, ben ve “daraltılmış biz” merkezli bakış açısıdır. Bunun toplumsal maliyeti, özellikle dindar-muhafazakâr camiaya getirdikleri ortadadır. ALLAH EN İYİSİNİ BİLİR.

YÖK, İlahiyatlar ve Din Kültürü Bölümlerinin Geleceği II

(Bir önceki yazımızda İlahiyat Fakültesi programıyla ilgili tartışmalara ve özetle bizim önerimizin ne olduğuna değinmiştik.  http://dirilisgazetesi.com.tr/yok-ilahiyatlar-ve-din-kulturu-bolumlerinin-gelecegi/ kaldığımız yerden devam edelim.)

İlahiyat Fakültelerini ilgilendiren ve bu gün de gündemde olan diğer bir konu “Din Kültürü Bölümlerinin Geleceğinin Ne Olacağı Sorusu” dur. Bu konu ilk olarak bir Sayın YÖK üyemizin Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamayla duyuruldu. Daha sonra da konuyla ilgili düzenlemeler yürürlüğe girdi. Buna göre DKAB’lara öğrenci alınmaması ve İlahiyatlara formasyon verilmesi karara bağlanmıştı. Bu düzenleme ile birlikte İlahiyatlar yeniden gündeme geldi. DKAB’ların kapatılması düşüncesi İlahiyat camiasının bir kısmı tarafından şiddetle eleştirildi. Ancak bu düzenlemeye gösterilen tepkiler daha önce İlahiyatların müfredatına ilişkin tartışmalar kadar kamuoyunda yer bulmadı. DKAB’ların kuruluş sürecinin bu tavırda etkili olduğu düşünülebilir.

Şüphesiz bu düzenlemeler yapılırken anlaşılması zor olmayacak belirli görüşlerden hareket edilmekteydi. Bu süreçte Din Kültürü bölümlerinin nasıl görüldüğü, özellikle İlahiyat programlarıyla karşılaştırılarak içeriğinin yeterliliği tartışıldı. Aslında buna uzunca bir süredir İlahiyat camiasının kendi arasında yaptığı tartışmaların ve değerlendirmelerin ayyuka çıkması da denebilir. Örtülü ya da açık dile getirilen ve bazılarına katıldığım eleştirilerin önemli bir kısmı “Din Kültürü Bölümlerinin müfredatının (İlahiyat Programına göre) “hafif” olması, bu bölümlerde Arapça hazırlık olmaması, bu bölümü tercih eden öğrencilerin bir kısmının bölümün programının “hafif” olmasını göz önünde bulundurduğu, altyapılarının eksik olduğu ve bunun da din öğretimi sürecinde bir toplumsal maliyetinin olacağı” merkezindeydi. Tam da bu noktada İlahiyat camiasının bir kısmı tarafından ve muhafazakâr kesim tarafından geliştirilen “Din Kültürü Bölümüne Yönelik Algı” ve bu algıyı besleyen şeylerin neler olduğu açıklığa kavuşturulmalıdır.

Hatırlanacağı gibi YÖK 90’lı yılların ikinci yarısında bir düzenleme yaptı. O güne kadar öğretmenlik formasyonu veren İlahiyat Fakülteleri artık formasyon vermeyecekti. En son 1997 girişli öğrenciler formasyon alarak 2002 yılında mezun oldular. Ancak hem yasal zorunluluk gereği hem de din kültürü öğretmeni ihtiyacı gereği Eğitim Fakülteleri bünyesinde Din Kültürü Bölümleri açıldı. Bu düzenleme o günkü toplumsal, siyasal ve bürokratik süreçler göz önünde bulundurulduğunda masum, teknik bir düzenleme olarak değerlendirilmedi. Hatta önemli bir kesim tarafından “İlahiyat Fakültelerinde oluşan birikimi saf dışı bırakmak” amaçlı olarak anlaşıldı. Böylelikle Din Kültürü Bölümleri öğretmen ihtiyacını gideren bölümler olmaktan çok “bir proje” olarak görüldü. En azından bir kesim arasında içeriğinden, eğitim süreçleri içerisindeki yerinden çok bu yönü öne çıktı. Bu da bu bölümlere daha baştan mesafeli bir bakışın temel sebebi oldu. Doğrusu bu yabana atılacak bir görüş de değildi. Eski program olarak isimlendirilen İlahiyat müfredatı ile Din Kültürü programlarının karşılaştırılması bu konuda yeterli bir kanıt olacaktır. Diğer taraftan maksat sadece yeni uygulamaya konan 8 yıllık kesintisiz eğitim sürecindeki din kültürü öğretmeni ihtiyacını karşılamak idiyse, bu ihtiyaç mevcut İlahiyat Fakülteleriyle pekâlâ karşılanabilirdi. Hele İlahiyat Fakültelerinden formasyonun alınmasına hiç gerek yoktu.

Din Kültürü Bölümleriyle ilgili düzenlemenin İlahiyat camiasında en azından önceki düzenleme kadar tepki görmemesi yukarıdaki algı ile ilgilidir diye düşünüyorum.

Ancak gelinen nokta itibarıyla bu konunun yeniden ele alınmaya ihtiyacı vardır. DKAB müfredatı, eğer kapatılacaksa yeni düzenlemenin nasıl olacağı öncelikle uzmanlık, ihtiyaç ve yeterlilik boyutuyla ele alınmalıdır. Konu paydaşlarının da katılacağı bir toplantıda enine, boyuna masaya yatırılmalı, İlahiyat bölümleri, DİKAB, din eğitimcileri, Eğitim Fakülteleri, MEB, Diyanet ve konuya ilgi duyan sivil toplum kuruluşlarının katkıları sağlanmalıdır. Bu toplantıda öğretmen ihtiyacı, din kültürü öğretmenliği, İHL meslek dersleri öğretmenliği, İlahiyat mezunlarının görev yapabileceği diğer hizmet alanları ve bunun için gereken formasyon (lar), Diyanetin ihtiyaç ve beklentileri, İlahiyatlardaki öğrenci sayıları, alanla ilgili her türlü stratejik hedefler, çeşitliliğin göz önünde bulundurulması, toplumsal ihtiyaç ve beklentiler gibi konuların tartışılması gerekir. Arkasından konu kurulacak çalışma komisyonlarıyla somutlaştırılarak, bir sonraki toplantıda ortaya çıkacak teknik bilgilerle tekrar ele alınmalı ve değerlendirilmelidir. Bu süreçte Eğitim Fakültelerinde ve Din Kültürü Bölümlerinde oluşan tecrübe ve din eğitimcilerinin yaklaşımları yabana atılmamalıdır.

YÖK, İlahiyatlar ve Din Kültürü Bölümlerinin geleceği

Eğitim, toplumsal değerlerle, toplumsal barış ve birliğin nasıl sağlanacağıyla ilgili bir alan, pratikte de devletin nasıl bir vatandaş istediği ile de ilgili bir süreçtir. Bu nedenle devlet eliyle yürütülen eğitim kurumlarına devamlı müdahale dikkat çekmektedir. Din eğitimi ve öğretimi alanına eleman yetiştiren kurumlar olan İlahiyat Fakülteleri ve İmam Hatip Liseleri de müdahalelerden nasibini bolca almıştır. Din eğitiminin nasıl verileceği, bununla ilişkili kurumların işleyişi, müfredatının ne olacağı konusu Türkiye’nin toplumsal, siyasal, hayatındaki değişimi izlemek için bakılacak önemli alanlardan biridir. Değişen toplumsal ve siyasal şartlar din eğitimi alanındaki düzenlemeleri de doğrudan etkilemiş, kimi zaman devletin din alanına müdahalesi eğitim boyutundaki düzenlemeler aracılığıyla hissedilmiştir.

Yakın dönemde İlahiyat eğitimi içerisinde Felsefe ve Din Bilimleri derslerinin yerinin ne olacağı konusu etraflı bir şekilde tartışıldı. Hatırlanacağı üzere tartışmalar, YÖK Başkanlığının İlahiyatların isimlerinin “İslami İlimler Fakültesi” olarak değiştirilmesi ve İlahiyatlarda “Felsefe ve Din Bilimleri derslerinin azaltılması”na yönelik yaptığı düzenleme ile başladı. Yoğun tartışma ve eleştiriler sonucu YÖK yaptığı düzenlemeyi geri çekti. Bu süreçte konunun içeriği kadar, “üslup sorunu”, “konunun paydaşlarıyla yeterince istişareye açılmaması” ve düzenlemenin “yukarıdan aşağıya doğru” olması yönünde yoğun eleştiriler getirildi. Yine müfredatın YÖK’ün öngördüğü şekilde olması halinde İlahiyatlarda ortaya çıkması muhtemel Din-İslam algısı, İlahiyat eğitiminin daraltıcı bir bakış açısına doğru evrileceği,  bunun toplumsal maliyeti, İslam dünyası içinde Türkiye’nin özgünlüğü ve İlahiyat eğitiminin buna katkısı da dile getirildi. Bu çerçevede fakültelerin isminin “İslami İlimler” olarak değiştirilmesi konusu da eleştirilen konular arasındaydı. Kulağa hoş gelen bu istek, geleneksel birikimimize vurgu ve saygıyı çağrıştıran bir bakışı haklı olarak içerisinde barındırıyor. Ancak bize göre bu isimlendirme, içinde stratejik bir eksik taşıyan ve İlahiyat alanının daraltılmasıyla neticelenebilecek bir düzenlemeydi. Hatta bu bakış aynı hızla gittiğinde İslami İlimler içerisinde daralmalara da sebep olabilir. Örneğin şimdi “şu derse ne gerek var” şeklinde bir eleştiri yarın “Fıkıh dersi içinde Hanefilik dışındaki mezheplerin okutulmasına ne gerek var” noktasına gelebilir. Geri çekilen bu düzenleme neredeyse eskisiyle aynı şekilde seçim sürecinde YÖK Başkanlığı tarafından farklı bir yöntemle ilahiyatlara gönderilmiş durumdadır. Bununla ilgili başlatılan bir imza kampanyası akademisyenlerce hayli ilgi gördü. Ancak YÖK Başkanlığı geri adım atmadı.

İsmi ne olursa olsun, bir İlahiyat eğitiminin temelde içermesi gereken dört unsur bize göre; iyi bir Arapça eğitimi, iyi bir Temel İslam Bilimleri birikimi, bu birikimi topluma, eğitim süreçlerine yansıtmakta önemli bir unsur olan, aynı zamanda öğrencilerin İlahiyat birikimini sorgulayarak kendine mal etmelerini sağlayacak Felsefe ve Din Bilimleri alan bilgisi ve öğretmenlik ya da diğer meslek alanlarına yönelik Formasyon Eğitimidir. Ancak bu konuda alan taassubundan ve ben merkezli bakıştan uzaklaşmak gerekir. Kanaatimizce bunun getireceği maliyetler İlahiyat alanının bütününü etkileyecektir. Diğer bir husus meselenin sadece ders saatiyle çözülemeyecek bir boyutunun olduğunu bilmektir. Şu soruları sormalıyız; İlahiyatta baştan sona Hadis, Tefsir ve Fıkıh okutsak İlahiyat Fakültesinden âlim çıkar mı? İlahiyat eğitiminin doğası buna uygun mudur? Amacı bu mudur? Bu mu olmalıdır?

Kanaatimizce İlahiyat eğitimi hem geleneği dışlamayan hem de sosyal gelişmeleri dikkate alan, “kökü mazide ati” ilkesine göre yeniden yapılandırılmalıdır. Yukarıda bir İlahiyat eğitiminde olması gereken asgari şartları sıralamıştım. Bunun bir gereği olarak bu kurumdaki öğrenciler hem geleneksel İslami eğitimi almalı hem de bunu günün gelişmeleriyle harmanlayabilmelidir. Bu öğrencilerin aldıkları diplomayla bir meslek icra edeceklerine göre mesleğin gereklerine uygun bir donanım göz ardı edilmemelidir. ( Devam edecek.)