Terörist bataklığını kurutmanın bir yolu: Millileşmiş Eğitim

Yaklaşan genel seçim arefesinde ülkemizde olup biten menfi hadiseler psikolojik olarak hepimizi derinden etkilemekte. Doların yükselişi, ülkemizin büyük bir bölümünde etkili olan sebebi tam olarak da açıklanmayan elektrik kesintisi, çözüm süreci bir şekilde yolunda ağır aksak devam ederken( Bu süreci terör örgütünün emir aldığı yerler istemediği için süreci örgütün ve siyasi uzantılarının sabote edeceğini daha evvel de ifade etmiştim.) terör örgütünün maşa olma durumu askıya alındığı için uzun yıllardır bekletilen ve şimdi kullanılmaya başlayan başka taşeron sol örgüt DHKP-C’nin sahneye sürülmesi ve İstanbul’da görevli Cumhuriyet Savcımızın şehit edilmesi hadisesi, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne silahlı saldırı olayı bizi ziyadesiyle üzdü.
İçimizde asırlardır varlığını devam ettiren besleme hainlerin, doğum büyüdükleri vatanlarına ihanetinin temelinde, onları besleyen ve son kullanma tarihleri dolmadan ülkemiz üzerinde hesabı olanlar tarafından kullanılmaya devam edileceklerini hepimiz biliyoruz. Besleme hainleri tespit etmek, inlerinde yakalamak, militanların terör eylemini gerçekleştirdikten sonra olması kabul edebileceğimiz bir durum değil,kervan yolda düzülür mantığından vazgeçilmelidir artık.
Terör örgütü mensuplarının profili incelendiğinde eğitim sistemimizi tekrar gözden geçirmemiz gerektiğini, eğitim sistemimizi “MİLLî” hâle getirmemiz gerektiğini söylemek zorundayım. Yap-boz tahtası haline gelen eğitim sistemimizi millileştiremediğimiz için terör eylemlerine katılan militanlar, üniversite öğrencisi,üniversite mezunu olanlar. Geçenlerde okuduğum haberlerde Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi,bir polis memurumuzu şehit eden militan Suriye’de Ayn-El Arab (Kobani) şehrinde öldürülmüş. İstanbul’daki Emniyet Müdürlüğü’ne saldırıyı düzenleyenler de savcımızı şehit edenler de üniversite tahsili alan militanlar. Bütün bunlar göz önüne alındığında ilkokul sıralarından üniversiteye kadar elimizde olan öğrencilerimizi milli ve manevi hassasiyetlerle yetiştiremediğimiz ortadadır. Milli ve manevi değeri olmadan yetişen insandan her türlü kötülük beklenir,MEB yetkilileri ve devlet erkanı bu çok önemli mesele üzerinde ciddi ciddi kafa yormalıdır,bizzat sahada çalışan eğitim-öğretim mensuplarından fikir alınmalıdır ve sahadan gelen bu fikirler ciddiye alınmalıdır, öğretmen yetiştirme programı ve öğretmen atama yolu gözden geçirilmelidir. Ülkemizin her köşesine değerleri olan devlet görevlileri seçilerek görevlendirilmelidir,önemli görev ve makamlara toptancı zihniyetle “bizden olanlar,bizden olmayanlar” ayrımı yapılmamalı, liyakat ve değerler mevzuunda hassas olunmalıdır. Ülkemizdeki ihanet bataklığını milli olacak eğitim yoluyla,uzun zaman alsa da ,kurutmak mümkün.
Şer odaklarının bir nevi övgücüsü gibi tutum sergileyen bir kısım medya ve siyasi partilerin bazılarını da görmezden gelmemek gerek. Halkın değerlerinden uzak, milletine düşmanca tutum sergileyen, teröriste terörist diyemeyenleri bu millet gömüyor tozlu raflara,ülkesine kötülük tezgahlayanları alkışlayanları gömüyor seçim sandığına.
Yöneticiler geçicidir,devletmiz ve milletimiz bakidir,şer odakları hiçbir dönemde kirli emellerine ulaşamayacaklardır, Allah devletimize milletimize zeval vermesin.

YGS’nin ardından

 

Hafta sonu üniversite hazırlığı yapan yaklaşık 2 milyon gencimiz YGS’ye girdi,bu imtihan için her adaya başarı dileğimiz oldu pek tabii;ancak hazırlığını yeterli oranda yapan ve şansı yaver giden başarılı olacak , ikinci sınav için maratona kaldığı yerden devam edecek.Her birini Allah muvaffak etsin,emekleri zayi olmasın elbet.

Şahit olduğum son 20 yıllık üniversite sınavı maratonu sadece öğrencilerin değil, aynı zamanda velilerin de maratonu oldu,hatta bu yarış ortaokul sıralarında adı defalarca değişen şimdi TEOG olan imtihanla başlar. Bizde sınavların sadece adı ve sayısı değişir ;ancak mantığı hep aynıdır. Her şey iyi güzel de  arada kaçırdığımız neler var neler, biraz kafa yoralım. 90 yıllık Cumhuriyet tarihimizde  hatta Osmanlı dönemi Batılılaşma süreciyle birlikte, hiçbir zaman bize tam manasıyla ait olmayan eğitim öğretim sistemi içerisinde, elimizdeki genç nüfusumuzu telef etme yolundaki gayretimiz hızla devam etmektedir. Nedir bu gayret? Şimdiye kadar hep devşirme eğitim öğretim modelleri alarak , sürekli uygulama ve sistem değiştirerek bu zamana geldik,ne elde ettik, biraz da bunu düşünelim. 2015 Eylül ayı itibariyle sistemin doğurduğu dersanecilik bitecek de gerçekten bitecek mi? Temel Lise adı altında devşirilecek olan bu dersaneler, dersanecilik faaliyetinden uzaklaşacaklar mı? MEB’e bağlı devlet liselerimiz bu duruma hazırlıklı mı? Gelecek kaygısı yaşayan gençler bu belirsiz durumda ne planlamaktalar? Özel ders kavramı hayatımızda var tabii de bu özel ders oranında  bir artış yaşanır mı yaşanırsa oran ne kadar artar? Öğretmenler özel ders ofisleri kurmaya başladılar mı? Sorduğum soruların hepsinin cevabı “bence” şeklinde mevcut. Temel Lise adıyla dersanecilikten özel okulculuğa geçecek kuruluşların hepsi dersanecilik faaliyetine hiç ara vermeden devam edecek, mümkün değil,olamaz diyen olursa beri gelsin. Taşrada yaklaşık 2000-2500 TL olan dersane fiyatları yerine dersanecilik faaliyetini guyiya özel okulculuk faaliyetine dönüştürmüş olan kuruluşlar özel okul fiyatlarını, şehre göre değişmekle beraber, 4000- 10.000 tl arasında tutacaklar,bir kısmına devlet teşviki çıkacak sadece ad ve biraz da format değişecek ,yarışa parası olanın daha avantajlı başlayacağı bir süreçle karşı karşıya geleceğiz muhakkak. Bu durumda devletimizin de ek planları devreye girecek. Hazırlık ve yetiştirme kursları başlayacak, hani şu aylardır “Öğretmene müjde!” diye anlata anlata bitiremedikleri kurslar. Özel kurumlar hariç devlette 15 yıldır öğretmenlik yapıyorum,2007 yılına kadar çalıştığım kurumlarda ücretsiz kurslar açtım,işleyişle ilgili olarak MEB Bakan Yardımcısı Orhan ERDEM’e Bakü’ye geldiği bir dönemde ayaküstü de olsa kanaatlerimi ve yapılması gereken değişiklikleri anlatmıştım, çalıştığım İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ndeki sorumlu arkadaşlara bildiklerimi anlattım,hatta öğrencilerin ve velilerin kaygılarını giderecek çalışmalar için tüm il koordinasyonuna talip oldum,görev verirler mi bilemem J

Hazırlık ve istikbâl kaygısı yaşayanlar için de özel ders, talep patlaması yaşayacak olan bir sektör olacak, hatta birkaç farklı branştan öğretmenler özel ders ofisi gibi, büyük şehirlerde öğrenci koçluğu gibi, eğitim danışmanlık hizmetleri gibi çalışmalarla bir araya gelecek ve sadece paraya endeksli oluşumlar görülecek. Daha da ileri giderek söyleyeyim,meslektaşlarım beni bağışlasınlar,farklı okullarda çalışan öğretmenler arası özel ders paslaşmaları  yaşanacak maalesef.

Bütün bu olumsuz ve karamsar düşüncelerimin çözümü sadece devletimizin yapacağı hamlelere bağlı, illerde ciddi bir koordinasyon, ciddi ve iyi planlama, hazırlık ve yetiştirme kursları için dersanecilik mantığını bilen öğretmenlerin tespiti, kullanılacak yayın ve diğer materyallerin tespiti gelecek mayıs , haziran aylarında yapılmalı ki eğitim öğretim dönemi başlamadan öğrenci ve velilere güven verilmelidir.

Gündeme dair birkaç kanaat

 

Geçen hafta  elde olmayan sebeplerle yazımı yazıp gönderememiştim,bu sebeple beni bağışlayın. Geçen süre içinde gündem epey kalabalıklaştı, maalesef yine öğrenmiş olduk ki içeride ve dışarıda ne kadar çok düşmanımız varmış. Doların yükselişi,çözüm sürecinde silah bırakma ile ilgili olarak terörist başının sözde çağrısı, Kabataş olayı, salt iktidar karşıtlığı yapmak için iyi olan her şeye karşı çıkmak vs vs…

Doların yükselişinden dolayı içeride mutlu görünen ve bu suni yükselişi Cumhurbaşkanına bağlamak kaydıyla muhalefet yaptığını zanneden, karşıtlığı ve kinini ancak bu şekilde kusan memleketine düşman bir  kitlenin varlığı aslında çok da şaşırtmadı beni. Bunların bir grubu siyasetle meşgul ve muhalefet görevini hakkıyla yerine getiremeyen muhalefet partileri, bir grubu da iktidarın 2002’de Ak Parti’ye geçmesiyle devletin her yerine siyasi iktidarın eliyle yerleştirilen sonrasında da, çok da şaşırmadım tabii, menfaatlerine ters gelen bir şey olduğunda iktidarla ters düşen malum  kitle, daha evvel de yazdığım gibi bu grubun devletin her yerine yerleştirilmesi ve son yıllarda  devletin işleyişinin birçok konuda bu sebeple sıkıntıya sokulmasının esas mesuliyeti siyasi iktidara aittir,şimdi de kurtulma çabası içinde. Bu tarz oluşumlara hiçbir şey sormadan sadece biat edeceksin ve sorgusuz sualsiz ne istenirse vereceksin ki hakkınızda her yerde iyi söz etsinler, aksi takdirde bir anda aleyhinize dönerler, aleyhte söz söyleyenleri ya yalancılıkla itham ederler ya iftirayla ya da şefkat tokadı ile ürkütmeye çalışırlar ya da lanetleşmeye davet ederler veya beddua ederler. Sırf hükûmete karşıt olmak için doların yükselişini siyasi iktidara veya Cumhurbaşkanına bağlama gayretinde olanlardan birileri de bu grup basın yayın organları. Bütün bunlarla beraber  siyasi iktidar da şeffaf ve adil yönetim mantığını göstermek durumundadır, ”Ben yaptım, oldu.” mantığıyla hareket etmek sadece siyasilere değil ülkemize zarar verir, iktidar kendi partisinden seçilmiş belediye başkanlarını sıkı takibe almalı, rantiye işlerine bulaşanları cezalandırmalı ve içinden atmalı, görevden almalı, hakkında yolsuzluk iddiası olanları araştırmalı, bulaşanları cezalandırmalı. Çözüm süreciyle alakalı olarak birkaç gün evvel hükûmet yetkilileriyle HDP’nin temsilcileri bir araya gelmiş ve bahar aylarında terör örgütünün silah bırakma amaçlı kongre yapması gerekliliğini terörist başının mesajı olarak okunmuştur. Terör meselesinin çözülmesini her Türk ister; ancak gençlik yıllarından beri siyaseti ve devletimize düşman kitleyi takip ederim, Doğu Anadolu’da çalıştığım dönem de olduğu için örgütün her türlü şekil ve oyun içine girebileceğini az çok biliyorum. Bütün bunlardan hareketle bu terör örgütünün silah bırakmaya yanaşmayacağını, bağlı oldukları yabancı ülkelerden talimat almayı bırakmayacağını söylemekte sakınca görmüyorum. İnşallah ben yanılırım.

Kabataş hadisesi de bir başka garabet, tesettürlü bir hanım ki anlattığı olayı tesettürlü olmasa da bir hanımın yaşaması kabul edilemez bir durumdur, Gezi olayları esnasında saldırıya uğradığını ve saldırı esansında yaşadıklarını anlatmıştı bir röportajda, yüzü bulanık gösterilmişti o röportajda. İşin vahim tarafı bu olay aslında yaşanmadı, kamera görüntüleri yok manasına gelen cümlelerle anne olan bir kadının “yaşadım” dediklerini yok sayarak hareket eden gazeteci güruhunun olayı bir linç kampanyası haline dönüştürme gayreti. Bu hadise yaşanmış ve bugünlerde sulandırılma gayreti varsa bunun da öncelikli mesuliyeti bu olayı ağızlarına sakız etmiş siyasetçilerdir. Mobese kayıtları ortada yokmuş, civar esnafa sorulmuş gibi açıklamalar mevcut; ancak bu açıklamalar resmi ağızdan mı sormak gerek, resmi ağızdan ise açıklamayı yapan şahsın açık kimliği ve bu hadiseyle meşguliyeti nedir, bunları sormak gerek. Maalesef sorgulamadan sadece gazetelerde haber mevzuu yaparak mideleri bulandırmanın marifet olarak kabul gördüğü bir dönemi yaşıyoruz. Goygoycu gazetecilik ve prensipsiz siyasetten vazgeçilmeli.

Değişen gündem

Ülkemizin çoğu zamanda olduğu gibi sık değişir oldu, İç Güvenlik Yasası adıyla duyduğumuz kanun görüşmeleri ve milletvekillerin birbirlerini dövmesi,birbirlerine milletvekili vakarına yakışmayacak şekilde hakaret etmeleri,meclisi sokak kavgalarının olduğu alana çevirmeleriyle başladı televizyon görüntüleri. Kabul edilmesinin veya edilmemesinin neler getirip neler götüreceğini yaşayarak göreceğiz ileriki zamanlarda. Ancak milletvekilleri ,iktidar veya muhalefet kanadında olsun, seviyeyi çok düşürdüler, bu kadar mı basit mecliste konuşurken usturubu bozmak,hiç mi düşünmezler nerede ve kim için olduklarını? İç güvenlik yasasının tamamını okumadım;lakin eylem yapanların yüzlerinin kapalı olması halinde, molotof kullanılması halinde verilecek cezaların olması ve kamu ve şahıs malına zarar verenlerin zararı ödemeleri kısımlarını haberlerde duydum ve sevindim açıkçası. Bunların olması gecikmiş bir karar.
Gündeme olup bittikten sonra haber verilen diğer konu Şah Fırat Operasyonu, hükumet kanadı operasyonun başarılı olduğunu anlatırken muhalefet de her zaman her iyi işte de olmak üzere daha evvel kendi söyledikleriyle de çelişerek eleştirme yoluna gitmiş. Toprak kaybedildi, geri çekilme, korkaklık gibi ifadelerle olayı küçümseyip eleştiren muhalefet, daha evvel Irak’taki konsolosluk hadisesinde söylediklerinin tersini söyleme garabetini tekrar göstermiş oldular. Unutulmaması gereken bir şey şu ki Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kademesi, askerî konularda siyasi iktidarın şov amaçlı hareket etmesini yapılan plan ve çalışmalar esnasında “yanlış” diyerek fikrini çok açık ve kıvırmadan söyler. Muhalefet ederken devletin ve milletin hassas olduğu meselelerde önce bilgi alıp eleştirmek gerektiğini düşünüyorum,aksi takdirde her seçimde millet size itibar etmiyor,bunu da fark edin.
Çözüm süreci ile ilgili olarak terör örgütünden gelen açıklamada “ Neden silah bırakalım?” “ Silah bırakmayacağız.” mealli açıklamalar yapmaya başladılar,bu süreç birkaç yıl evvel başladığında,terör örgütü bu süreci kendisi sabote edecek,bu eşkiyaya güvenilmez,bunlara güvenerek yola çıkan yolda kalır,cümlelerini defalarca söyledim,amaç “Ben demiştim.” diyerek hava atmak değil,lakin terör örgütünün ve siyasi uzantısı diye bilinenlerin ihanet etmekte tereddüt etmeyeceğini aklımın erdiği dönemden bu yana hep gördüm,ihanet şebekelerine karşı su uyur,düşman uyumaz anlayışıyla hareket etmekte fayda var,hain her zaman her durumda ihanetini gösterecektir. Allah devletimize, milletimize zeval vermesin. Sağlıcakla kalın.

Bize neler oluyor?

“Mersin’in Tarsus İlçesi’nde bindiği minibüste tecavüze kalkışılıp bıçaklanarak öldürüldükten sonra, cesedi ormanlık alanda yakılan üniversite öğrencisi 20 yaşındaki Özgecan Aslan’a yapılanlar Türkiye’yi ayağa kaldırdı.”
“Mersin’in Tarsus İlçesi’nde, sabah cesedi bulunan üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ın, firari zanlısı A.S.A., Tarsus Fevzi Çakmak Mahallesi’nde yakalandı.”
“3 gün önce kaybolan 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Özgecan Aslan, boğazı kesilerek ve yakılarak öldürülmüş halde bulundu. Evine dönmek için bindiği minibüsün şoförünün tecavüz amacıyla genç kıza saldırdığı, direnmesi üzerine boğazını keserek öldürdükten sonra ormanda yaktığı belirlendi.”
Birkaç gündür gazete haberleri, üniversite öğrencisi Özgecan hanımefendi kızımızın hunharca katledilme cümleleri ile başladı maalesef,katil yakalandıktan sonra halkımızın tepki haberlerini okuduk gazete ve televizyon haberlerinde. Allah (c.c) hayatının baharında katledilen genç Özgecan hanımefendiye rahmet etsin,ailesine de sabır versin. Toplum olarak ne oldu da bu hâle geldik? Avrupalılaşma serüvenimizin tarihçesini Tanzimat’tan dikkatlice takip edip biraz inceleyecek olursak toplumumuzdaki olumsuz manadaki değişim ve dönüşümü izah edebiliriz. Toplumumuzu dönüştürmek ve değerlerini değiştirmek için aşama aşama ve sabırla işlenen çalışmanın temelinde Kur’an-ı Kerim’i anlamayacak bir nesil çabası ile başlayan süreç en sonunda Kur’an’dan ve Hatemü’l-Enbiya Efendimizden habersiz yetiştirdiğimiz neslin acı ama gerçek yaşantılarıyla ilgili haberleri sık sık okumaya başladık gazetelerde. Temizlik adabından tutun ( tuvaletten çıkınca elleri yıkamamak, ulu orta tükürmek gibi) yolda yürüme hallerine, gülme davranışının dikkat çekme maksatlı kişneme haline dönüşmesine, bağırarak konuşma vaziyetine, gençlerin birbirine hitap şekillerine ( n’aber lan ..) kadar daha da artırarak sayabileceğimiz menfi tutum ve davranışların temelinde Tanzimattan bu yana yetiştirdiğimiz sadece “kimlik müslümanı” çabamızın neticeleridir bütün bu olanlar. Olan biten her şeyin suçlusu olarak hep Batı’yı görme hastalığımız da cabası. Unutulmamalıdır ki küfür tek millettir, kâfir müslümanı tesirsiz hâle getirmek için elinden gelen her yolu deneyecektir, denemesi de kafir açısından sorun değildir, esas sorun biz Müslümanların tavrıdır, kafirin oyunu olacak elbette; ancak Hz. Peygamberimiz “ Müslüman basiret sahibidir,aynı delikten iki kez sokulmaz.” buyuruyor, bu uyarı ve emre rağmen oyuna geliyorsak bizde bir sorun var demektir. Kur’an’dan uzak ve peygamberini tanımayan bir nesilden daha ne olmasını bekliyoruz, edepten ve ahlaktan uzak bir nesilden başka ne çıkabilir?
Asırlardır unuttuğumuz, anlamaktan bîhaber Kur’an-ı Kerim var, unuttuğumuz bir Peygamber var ortada. Kur’an evlerimizin duvarında süslü kılıf içinde asılı durmasın,ilahî mesajı sadece okuyan değil anlayıp tatbik eden nesiller yetiştirme gayretini göstermeye başlamak lazım; ancak bu mevzuda MEB’in aldığı kararlar hem yeterli değildir hem de okullarımızda uygulama eksikliği ve zaafı vardır.
Hülasa olarak Kur’an’ı anlamaktan ve tatbikten uzak kalan kimlik müslümanı bir toplum zaman içinde erimeye ve köleleşmiş zihinler haline dönüşmeye mahkum olur ki Allah (c.c), İslâm’ın bayraktarlığını yapmış milletimizi bu tehlikeden korusun. Bayrak düştüğü yerden kalkar, İslâm bayrağı maalesef Anadolu’da düştü ve yine Anadolu’dan kalkıp dalgalanmaya başlayacaktır elbet, hülasa olarak “KUR’AN BİR DİN KİTABI DEĞİLDİR, KUR’AN BİR HAYAT KİTABIDIR.”

İkinci dönem başlarken sitemim

2014- 2015 eğitim öğretim yılının ikinci dönemi bugün, hava muhalefeti olmayan yerler hariç, başladı, Milli Eğitim Bakanımız kalabalık bir (basın,bürokrat) insan kitlesiyle açılış için bir okulumuzdaydı. Bu heyecan ve şaşaa içinde basına poz verilirken Anadolu’nun her köşesindeki okullarımızdaki öğrencilerimizin vaziyeti nasıldı ve okul idarecilerinin düşünceleri nelerdi,aklımıza gelsin diye yazıyorum.
​Her durumda olduğu gibi ellerindeki imkanlarla çocuklarını okullara göndermeye gayret eden,okula gönderirken de imkanlarının elverdiği ölçüde çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan, her ne pahasına olursa olsun evladına “ Yeter ki oku, ceketimi satar seni okuturum.” diyen ebeveynlerin ahvalini düşünmeden yapılan hamaset dolu konuşmalar , varsa kusuru ve hatayı kendi dışında arayan eğitim camiası….
​Bugün şahit olduğum,bana pek de yabancı olmayan bu vaziyeti sizlerle paylaşırken içimdeki derdi de dökmek arzusundayım, karamsar ifadeler için beni bağışlayın lütfen. Eğitim –öğretim başlangıçlarında kanun ve yönetmeliklerle emredilmiş toplantılar yapılır okullarımızda,meslek hayatım boyunca , mecbur olduğumuz için, katılmışımdır bu toplantılara ve her defasında,üzülerek söylüyorum, neticesiz ve hamaset dolu cümleleri duyarım,duymakla kalmam bir de kurul katibi olduğum için söylenenleri söyleyenin ismiyle yazarım.
​Okul idarecileri her defasında ideal öğretmen nasıl olur,derse giriş ve çıkışlara riayet,nöbet görevlerine riayet gibi mevzularda mangalda kül bırakmazlar;ancak toplantıdan sonraki zamanlarda sırça köşk odalarından çıkmazlar,denetim görevlerini hakkıyla yerine getirmezler,üretilen yeni fikir veya proje varsa toplantı esnasında bir yere yazarlar ,guyiya not alırlar, iş icraata gelince ve fikir sahibi “ Haydi hareket!” dediği vakit de birkaç gün ilgileniliyormuş intibaı verilir,sonra zaman kaybedildi cihetinden bir yaklaşımla seneye yapılabileceği teklifinde bulunurlar fikir sahibine veya hiç yapılmayacaksa, icat çıkarma kabilinden ifadelerle hareketin önünü keserler, ama her toplantıda hamaset edebiyatı yapmaktan da geri durmazlar, sağlam nutuklar atarak veya cezalardan bahsederek, öğretmenleri korkutup iş yaptıklarını zannederek toplantıları yönetirler. Toplantılarda öğretmen arkadaşlar da savunma mekanizması mantığıyla hareket edip en sinir olduğum cümleyi sarf ederler ki duyduğum an öfkem tavan yapar. İşte o muhteşem cümle de şu: “ Velinin ilgisizliği!” Ey insanoğlu,ey öğretmen arkadaşlarım,bizim velilerimiz geçim derdi ve sıkıntısıyla boğuşurken,velinin ilgisizliği, denir mi Allah aşkına,velimiz ilgi gösterse ne yapacak,bizim bildiğimiz ve öğrettiğimz edebiyatı bilmez,matematiği bilmez,fizik,kimya vs. vs derslerini bilmez,ne yapsın veli,bilmediği derslerde çocuğuyla ders mi çalışsın?
​Gündemi MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın istifası ve milletvekili adaylığı, paralel yapıyla mücadele,başkanlık sistemi, çözüm süreci , haziran seçimleri gibi mevzular meşgul ederken daha hayati gördüğüm eğitim öğretim mevzuunda yazmaya biraz daha devam edeceğim, eleştirilerim şimdiden affola.

Yurt dışında okul gündemine dair

Cumhurbaşkanımızın Afrika gezisiyle başlayan yurt dışında okul açılması mevzuuna dair düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Devletimizin yurt dışındaki eğitim kurumlarının varlığından daha evvel de bahsetmiştim, Yunus Emre Kültür Enstitüsü, Türk Kültür Merkezleri, TÖMER’ler,MEB’e bağlı ilkokul,ortaokul ve liseler… Yurt dışında açılmış ve uzun yıllar Türk okulları ismiyle reklamı yapılmış özel eğitim kurumlarının durumu biraz farklı, Türkçe Olimpiyatlarında anlatıldığı gibi özel okullarda Türkçe öğretimi yapıldığı algısı yanlış,Türkiye dışında kalıcı Türkçe ve Türkiye Türkçesi öğretilmesi işini devletin kurumları becermekte ve bu hususta başarılı olmaktadır. Devlet kurumlarının başarısının bilinmemesinin temel sebebi reklam yapamamamızdır, reklam ek maliyet getirmekte ve reklama kaynak oluşturacak para yardım şeklinde bulunamamaktadır, mevcut ülke vatandaşı velilerimiz zaten ekonomik sıkıntı içindedir, Türkiye vatandaşı velilerimiz de çocuklarını okuttukları okullara bu anlamda sahip çıkmamaktadır vs.
​28 Şubat sürecinde yurt dışındaki özel okulları gerekirse devlete devredebilecekleri düşüncesini Çevik Bir paşaya bir mektupla dile getiren F.Gülen,bu düşüncesini şimdi söylemez,çünkü 28 Şubat sürecinde devir işine hemen “evet” diyecek dirayette bir Başbakan yoktur o dönemde,şimdi tersi bir durum söz konusu. Ancak unutulmaması gereken bir durum var,yurt dışındaki özel okulların devlete devri veya devlet tarafından el konulması söz konusu olamaz,çünkü bu okullar özel bir şirket ve ticari kuruluştur. Ayrıca yurt dışında devletimizin okullaşması ve okullar eliyle diplomasi ağını genişletmesi mantık olarak kabul edilebilir ve aynı zamanda kulağa hoş geliyor olabilir,ancak bu haberlere ve bazı gazetecilerin söylediği gibi hemen bir çırpıda olabilecek bir şey değildir. Bir ülkede okul açılması, o ülkenin iç kabullerinin de bilinmesi ve iç istihbarat çalışmaları neticesinde de onay verilmesi gerekir. Okul açılmasına onay verilmesi halinde açılacak okulun müfredat programı, o ülkelerin beklentilerine cevap verebilecek nitelikte olmalıdır. Bundan birkaç yıl evvel Bakü’de çalıştığım dönemde, bir grup MEB yetkilisi okulumuza gelmişti, yetkililere Türk dünyasındaki okullarımızda ortak müfredat programı,ortak ders kitapları olması gerektiğini, ortak ders kitapları hazırlanırken Türk Cumhuriyetlerinde ders vermiş deneyimli öğretmenlerden istifade edilmesi gerektiğini söylemiştim,bu manada coğrafya kitabı hazırlığı olduğunu duydum, ancak devamı hakkında malumat sahibi olamadım.
​Devletimizin yurt dışında okullaşması,okul diplomasisi gerçekleştirme çabası göğsümüzü kabartır ;ancak bunun bir vakıf yoluyla yapılması gerektiğini devlet büyüklerimiz daha iyi düşünmüşlerdir, hükumet sözcüsü sayın Bülent ARINÇ bu anlamda gerçekçi açıklamalar yaptı 02.02.2015 tarihinde, böyle bir çalışmanın her aşamasında gönüllü olarak çalışacağımı ve devletim beni nereye göndermek isterse itiraz etmeden gideceğimi devlet yetkililerinin bilmesini arzu ederim.
Hoşcakalın, sağlıcakla kalın.

Yurtdışındaki eğitim kurumlarımız

Bu konuyu uzun zamandır yazmayı düşünüyordum, Cumhurbaşkanımız sayın recep Tayyip Erdoğan’ın Habeşistan’da ( şimdiki Etiyopya) “Eğitim öğretim hizmetlerini MEB aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti olarak biz verelim.” cümlesini duyunca daha da heyecanlandım ve yazmanın vakti geldiğine karar verdim.
Evvela vatandaşlarımızın bilmediği ve devletimizin yurt dışındaki eğitim öğretim hizmetlerini özetlemek gerek. Devletimizin yurt dışında ilkokul,ortaokul,lise düzeyinde; Türk Kültür Merkezleri adı altında, Yunus Emre Kültür Enstitüsü adıyla, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Manas –Kırgız Türk Üniversitesi , Kazakistan – Astana’da Ahmet Yesevî Üniversitesi de olmak üzere birçok üniversitensin kuruluş ve akademik kadro ihtiyacını karşılayarak eğitim öğretim hizmeti vermeye devam ettiğini, bütün masraflarının,öğretmen ,okutman,öğretim görevlisi ihtiyacının devletimiz tarafından karşılandığını vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti bilmez, ayrıca dünyanın birçok ülkesinde Türkçe öğretiminin devletimizin görevlendirdiği eğitim öğretim personeli tarafından verildiğini de vatandaşlarımız bilmez. Yurt dışındaki okullarımızın, eğitim öğretim faaliyetlerimizin varlığından ne zaman bahsetsem vatandaşlarımız “F. Gülen okulları mı?” diye sorar hep. Bunun sebepleri arasında devlet kurumlarımızın reklamı devlet televizyonlarında yapılamıyor olmasını, bunun yanında uzunca bir süre cemaat organizasyonu olarak yapılan ve birçok devlet kuruluşunun sponsor olduğu Türkçe olimpiyatlarının iyi reklamla yapılmış olmasını sayabiliriz. Halbuki uluslar arası organizasyonları pek tabii devletimizin sahip çıkması halinde biz devlet çalışanları da yapabilirdik. Yurt dışındaki okullarda ses getirecek faaliyet ve organizasyonların yapılabilmesi için ortaya atılan fikirlerin kurum amirleri tarafından sahiplenilmesi ve yapılabilir fikirlere kurum amirlerinin destek olması gerek. Bunun çok önemli olduğunu yaşadığım birkaç örnekle ifade edeyim. 2009 yılından 1 Temmuz 2014’e kadar Azerbaycan’da Bakü Türk Ortaokulu, Bakü Türk Anadolu Lisesi, Bakü TÖMER, Bakü Yunus Emre Kültür Enstitüsü kurumlarımızda çalıştım. Görev yaptığım süreçte 2010-2011 yıllarında 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımızın Bakü Devlet Üniversitesi’nin salonunda değil de Azerbaycan okullarıyla beraber Azerbaycan Tahsil Nazırlığı’nın uygun göreceği bir yerde kutlanmasının gerekliliğini o dönem okul müdürlüğü yapan zevata ve dönemin Eğitim Müşaviri’ne teklif ettim,cevap menfi oldu. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti Eğitim Müşaviri, Azerbaycan Tahsil Nazırlığı’ndan böyle bir talepte bulunsa reddedilir miydi merak ediyorum,çünkü bu teklif benden makam sahiplerine gittiği zaman olmaz denildi. Bir diğer çalışma da şöyle oldu, Bakü Türk Anadolu Lisesi’nin Azerbaycan vatandaşı öğrenci kabulü sınavının reklamını yapmak için Azerbaycan ortaokullarını geziyorduk gönüllü öğretmen arkadaşlarımızla ,oluşturduğumuz çalışma gruplarıyla tespit ettiğimiz okulların 8. sınıf öğrencilerine okulumuzun tanıtımını yapıyorduk,bu okullardan bir tanesi İçerişeher Metrosu’nun karşısındaki okuldu,okul müdiresi hanımefendi tanıtım yapmama izin vermeyince okulda bir Türkçe kulübü kurmayı teklif ettim ve müdire hanım kabul etti,bu haberi müşavirimize verdiğimde okuldaki derslerimin ayarlanabilmesi halinde bu çalışmayı yapabileceğimi söyledim; ama reddedildim, yine okul gezileri yaparken Bakü Slavyan Üniversitesi’nin bahçesinde bulunan, yanlış hatırlamıyorsam numarasını 15 Sayılı Orta Mekteb idi,bu okulun genç, çok çalışkan profesör ünvanlı müdürü vardı, 8. Sınıfları gezmemize izin verdikten sonra odasında çay içerken müdür beye okullarında seçmeli olarak Türkiye Türkçesi dersleri koyabilecekleri teklifinde bulundum ve bedelsiz bir şekilde bu derslerin benim tarafımdan veya Eğitim Müşavirliğinin görevlendireceği bir öğretmen tarafından verilebileceğini söyledim . Bu konuşmaya Bakü Türk Anadolu Lisesi Azerbaycan Edebiyatı dersi öğretmeni, hocaların hocası Dr. Melahat Mürşüdlü hocamız şahittir. Bu teklifi yine dönemin Eğitim Müşaviri’ne ilettiğimde aldığım cevap şuydu,daha dün gibi hatırlıyorum: “ Sizin dedikleriniz 20 sene evveldi. Artık o zaman geçti.” Verdiğim birkaç örnek yurt dışındandı ;ama yurt içindeki okullarımızın yöneticilerinin de üretken tekliflere verdikleri tepki de benzer,ne diyorlar : “ İcat çıkarma.” Harekete geçecek, üreten personelin ayağındaki pranga, bizdeki yönetici zevatın ve bürokrasi kafasının varlığıdır bence.
Hülasa olarak söylemeliyim ki Cumhurbaşkanımızın teklifi yurt dışındaki kurumlarımızı bilenleri muhakkak çok heyecanlandırmıştır,ancak devlet büyüklerinin iyi niyet ve heyecanlarını devletimizin bürokratları yaşamıyor ve paylaşmıyorsa yapılacak iş akamete uğrar,yaşadığım birkaç örnekle söylemeye çalıştığım endişem de bu bürokratik mantık.

Öğretmene müjde !

Orta yaşı geçen her meslek sahibi iş hayatına nasıl başladığını arkadaş çevresinde veya çeşitli ortamlarda zaman zaman anlatır, hangi zorluklardan geçtiklerini, iyi veya kötü neler yaşadıklarını anlatırlar. Anlatan öğretmen ise bazen nasihat havasında anlatır bazen de ortamın gereği konuşur açılan mevzuda. Okulların birinci dönemi bitmek üzereyken birkaç kanaatimi sizinle paylaşmak istiyorum.

Son yıllarda öğretmenler hakkında basında çıkan haberlerin genel başlığı “ Öğretmene müjde!” şeklinde verilmektedir. Bu müjdeler eylül ayında ise kanunla tespit edilmiş ve her öğretmenin yıllardır aldığı “Eğitim Dönemi Ödeneği” adıyla bilinen bir paradır, sanki ilk defa veriliyormuş gibi “müjde” haberleri yapılır. Yıllık zam oranları için sendikalar ile hükûmet arasında  görüşmeler yapılırken tek memur grubu öğretmenlermiş gibi haber saatlerinde öğretmenler üzerinden toplu sözleşme görüşme haberleri yapılır. Son zamanlarda da dershanelerin kapatılması mevzuundan hareketle hafta sonu kursları üzerinden haberler yapılmaya başlanmış ve çıkan haberler “müjde” şeklinde verilmeye başlanmıştır. Hafta sonu kursları hakkında meslekteki tecrübelerimden hareketle ve sınav hazırlığını acizane biraz bilen bir öğretmen olarak düşüncelerimi söylemek istiyorum. Hafta sonu kursları Milli Eğitim Bakanlığı’nın gönderdiği talimatın içeriğindeki gibi, sadece ders kitapları kullanılarak,  açılırsa öğrencilerin beklentisine cevap vermeyeceği için amaca hizmet etmez. Dershanelerin kapatılması ile ilgili haberlerin ilk yapıldığı zamanlarda Bakü’de devletimizin okulunda çalışıyordum, Milli Eğitim Bakan Yardımcısı ( Eski Konya Milletvekili) Orhan ERDEM Bey okulumuzu ziyarete gelmişti ve dershanelerin kapatılmasından sonraki ihtiyaca cevap verecek hazırlık ile ilgili ve biz devlet öğretmenlerinin bu yükü taşıyabileceğini ifade eden konuşma geçmişti aramızda, bu konuda yönetmelik değişikliğinin şart olduğunu da ifade etmiştim, daha evvel yaşadığım bir teftişte gelen müfettişin söylediği cümleler aklıma geldiği için. Düzce’nin Gölyaka ilçesinde öğretmenlik yaptığım dönemde öğrencilerimi ücretsiz açtığım hafta sonu kursunda sınava hazırladığımı okul müdürü gelen müfettişe söyleyince müfettiş bana dönerek “ Hocam, sınav hazırlığı sizin işiniz değil.” Diyerek çıkışmıştı, bu sebeple yasal alt yapısının oluşturulmasını istemiştim Orhan ERDEM Bey’den. Bu yasal hazırlık yapılmış da çalakalem yapılmış bence. Çünkü hafta sonu hazırlık kursları öncelikle ve özellikle öğrenciler ve veliler açısından sınav hazırlığı olarak  düşünülür ve öyle kabul edilir, siz kurum olarak bu ihtiyaca cevap veremezseniz ve ihtiyaca göre uygulama yapamazsanız önümüzdeki sınav dönemlerinden sonra gazetelere manşet olursunuz, bu cümleyi Düzce İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde adını da bilmediğim bir şube müdürüne söylemiştim. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan başlayarak il ve ilçe Milli Eğitim yöneticileri ve devamında okul yöneticileri bu noktada taşın altına ellerini sokmalı, mevcut durumu değiştirmek ve düzeltmek için harekete geçmeli ve öğrencilerin ihtiyacına cevap verecek bir alt yapı oluşturulmalı. Hafta sonu kursları sadece cumartesi günü sıkıştırılmış bir şekilde yapılmamalıdır, bazı okul müdürlükleri hafta sonu yapılması gereken kursları hafta içi ders bitiminde ekleme yaparak kurs yaptığını zannetmekte, âdeta dostlar alışverişte görsün mantığıyla hareket etmektedirler.

Yukarıda olması gerekli değişikliklerin yapılmasını ısrarla söylüyorum; çünkü sınav hazırlığının , aile ve öğrencilerin endişelerinin neler olduğunu yakından biliyorum; ancak 15 yıllık devlet tecrübemden dolayı endişem de şu: İl ve ilçe yöneticileri ve okul müdürleri Milli Eğitim Bakanlığı’nın gönderdiği talimatlara yanlışsa “yanlıştır” veya “şu şekilde değiştirilirse uygulanabilir olur” diyerek fikir beyan ederler mi?

Hafta sonu kurslarıyla ilgili “müjde” haberleri de tekrar bu aralar gündeme gelmeye başladı, haberlerdeki rakamlara bakılırsa öğretmenler hafta sonu kursundan aylık 1400 TL gelir elde edeceklermiş, bu haberin ayrıntılarını hangi Milli Eğitim yetkilisi hangi tür bir hesapla verdi merak ediyorum, çünkü bu mümkün olan bir rakam değil, kaldı ki her öğretmen kursa girmiyor,ayrıca kursa giren öğretmenler de kendi okullarında kendi branşlarında tek öğretmen değiller,bu açıklamayı uzatabilirim,1400 TL rakamı doğru da değil gerçek de değil, bu tip hesaplamalarla Milli Eğitim Bakanı’nı yanıltıyorlar bence,inşallah sayın Bakan inanmıyordur J.

“Öğretmene müjde” haberlerinin çıkması biz öğretmenlerin de kusuru aynı zamanda. Birçok şehirde, birçok okulda çalıştım, öğretmenler odasında eğitim öğretim meselelerini konuşurduk eskiden, son yıllarda sürekli geçim ve para konuşulur oldu maalesef. Öğretmen arkadaşlar, şunun farkında olmalıyız,derse biraz geç girerek, dersten biraz erken çıkarak, öğretmenler odasında ve sınıfa çıkarken katta sohbet ederek maaş düzelmez, hak elde edilmez. Biz öğrencilerimizi birer fert ve önemli bir insan, sevdikçe büyüyecek bir aile parçası olarak görmedikçe ülkemizde değişim olmaz, elimizde öyle bir güç var ki biz istersek ülkemiz çok kısa bir sürede değişir, şikayet ettiğimiz birçok menfi konu veya hadise ortadan kalkar.

Halkımız da şunu bilsin ki “Öğretmene müjde” haberleri gerçekleri yansıtmamaktadır, ayrıca sene içi ve yazın olan tatillerle karar veren de öğretmenler değildir, devlet yetkilileri desin ki “Öğretmenlere yaz tatili yok.” Diye, bütün öğretmenler bu emre uyar ve düzenli olarak okula gider gelir, maaş zamlarına ve eğitim dönemi ödeneğine de karar veren ve uygulayan da öğretmenler değildir, ek ders ücreti kavramı ki bana hep saçma gelmiştir karar veren de uygulayan da öğretmen değildir. Şimdilik sağlıcakla kalın, hoşcakalın.

Hasbihâl

 

Girişimci ve güven veren gençliğimizin önemli bir girişiminin içinde yer almak onuruyla herkesi selamlıyorum, gençlerimize muvaffakiyetler diliyorum. Yıllar sonra, Ömer Köroğlu dostumuzun isteğini yerine getirmek maksadıyla kırık dökük ifadelerimle yazı yazmaya gayret edeceğim, kırıcı ve itici olursam affola.

2012’den bu yana ülkemizin ve ulusal basında yer alan haber yoğunluğuyla bakacak olursak dünyanın gündemi epey dolu gözüküyor. Uzun zamandır da basın organlarında algı projesinden bahsedilmekte, bu sebeple de insanımız yönlendirilmeye gayret edilmektedir. Ancak unutulan bir kelime var ki insanımızı özetliyor bence : “Basiret” Hz. Peygamber “Müslüman basiret sahibidir, aynı delikten iki kez sokulmaz.” buyuruyor. Ancak kadirşinas milletimiz, inandığı değerlerin içinden çıkmış gördüğü herkese karşı uzun bir süre sabreder; akabinde sabrettiği grup, kitle, camia, siyasî şahsiyetler milletine “kazık” atmaya kalktığı vakit uygun zamanda gereken cevabı muhakkak verir. Bunun örneklerini uzun bir süredir görüyoruz. 2012’den, görev sürem doluncaya kadar (2014 Temmuz) Azerbaycan’dan ALES imtihanı için Trabzon’a öğrenci getirdiğim zamanlarda ülkemizin gündemi ve ticari hayatın gidişini takip edebilmek amacıyla esnafı geziyordum, her gidiş gelişte tutum farklılığı dikkatimi çekmişti, içinden çıktığına inandığı bir camianın bir süre sonra devlet yönetimiyle ilgili tasarruf kullanma eğilimini fark eden insanımız söylem ve uygulamalarla buna tepki göstermeye başlamıştı. İnsanımızın sabrıyla oynanmaması gerektiğinin en mühim göstergesini o vakitler görmeye başladım.

Devlet erkanı, devlet içinde bu tarz bir grubun kadrolaşması faaliyetlerine uzun bir süredir müsaade etmekle temel sorumludur aslında, çünkü 28 Şubat sürecinde benzer türde kazıkları muhafazakar kitleye atmışlardı, yakın geçmişte yaşanan bu süreci gördüğü ve yaşadığı halde devlet erkanının devlet kadrolarını sunması, yapılan mühim hatalardandır ve bu “ Aldanmışız” ifadesiyle geçiştirilemez. Esas olan kadrolaşmak değil işi ehline vermek mantığıyla olmalı ki bu tip hatalar bir daha yaşanmasın, lakin son 250-300 yıldır devlet idaresinde yaptığımız en mühim hatlardan biri işi ehline vermemek olduğu için maalesef bu durumun değişeceği kanaatinde değilim.

Devlet, hiçbir zaman kendi içinde bir kuvvet olacak ve bu kuvveti kendi grup çıkarları için kullanacak şahıs ve gruplara müsaade etmez, tehlike olarak gördüğünü doğru ya da yanlış, bir şekilde bertaraf eder veya etmek için çaba sarf eder. 2012 yılından beri edindiğim izlenim ve kanaatim budur.

Hülasa diyeceğim şu ki; köy kahvesinde oturup gündemi takip eden insanımızın basireti okuduğunu ve eğitimli olduğunu söyleyenlerden ileri seviyededir. Kalın sağlıcakla…