Mehmet Âkif Ersoy ve Asım’ın Nesli

Milli bir yürek olan Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) I. Meşrutiyet ilan edildiğinde (1876) 3 yaşında bir çocuk; II. Meşrutiyet ilan edildiğinde 35 yaşlarında; I. Dünya Savaşı yıllarında 41 gibi olgunluk yaşlarının başlangıcında; Cumhuriyet ilan edildiğinde ise 50 yaşlarında olan Türk siyasal ve kültürel tarihinin önemli devirlerini yaşamış, Arnavut kökenli bir babadan ve Buhara’dan göç etmiş bir anneden, İstanbul’un Fatih gibi dindar bir muhitinde, doğmuş bir Türk aydınıdır.

Meşrutiyet dönemi Osmanlı Devleti için en buhranlı ve çalkantılı bir devrin yer aldığı siyasal ve tarihi bir süreçtir. Yine bu dönem devletin her bakımdan çöküşe doğru gittiğinin farkedilip bu uğurda ne gibi tedbirler alınması gerektiği konusunda devlet adamlarının, aydınların, edebiyatçıların vb. gibi farklı kesimlerin, “Bu devlet nasıl kurtulur ya da kurtarılır? sorusuna cevap aradıkları, bir reçete sundukları bir devirdir. Bu dönemin başat düşünce akımları olarak Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük sayılabilir. Bu bağlamda Osmanlıcılık’ı, Meslek-i İctimailik’i ve Sosyalizm’i de eklemek mümkündür. Bu cereyanlardan her biri kendi sundukları reçeteler uygulandığı devletin kurtulup eski haşmetli günlerine kavuşacağı inancı vardır.

Burada söz konusu düşünce akımlarının öne çıkardıkları dünya görüşlerini bu kısa yazıda değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü bu düşünce akımları Osmanlı-Türk siyasal, kültürel ve düşünsel hayatında büyük bir birikimin sonucu olarak ortaya çıkmışlar, o dönemde büyük bir görev icra etmişler ve hatta bugün de mevcudiyetlerini sürdürmektedirler. Bu bakımdan söz konusu akımları şimdilik paranteze alarak Mehmet Akif’in düşünce eylem dünyasını etkileyen cereyan kadar kişiliğinden, karakterinden bahsetmenin yerinde olacağını düşünüyorum.

Milli şairimiz birçoklarına göre İslamcılık akımı içinde yer alsa da birçok akımın görüşlerini düşünce dünyasında bir araya getirmiş bir sanatçıdır. Batının iyi taraflarını, “alınız ilmini, fennini” derken katı bir Batıcılık taraftarlarından ayrı düşünüyordu. Öte yandan 1912 Balkan Savaşları sonucu Hıristiyan unsurların sırf kavmiyetçilik iddiasıyla devlet-i aliyyeden kopmalarını görerek ırkçılığı, kavmiyetçiliği onaylamamış buna karşın devleti bir arada tutacak Türklük ve İslamlık unsurlarının rahatlıkla birleştirilebileceğini nesir ve şiirlerinde ortaya koymuştur. Akif, kendi milletini diğer Milletlerden üstün görme esasına dayanan ırkçılığın, kendi ifadesiyle “fikr-i kavmiyet”in daima karşısında olmuştur. Ona göre böyle bir iddia dinde olmadığı gibi küfürdür de. Zira üniversel bir din olmak itibarıyla İslâm dinin, insanlar arasında ırk, soy, sosyal sınıf vb. farkları gözetmez. Akif, “Allah’ın katında en değerli insan Allah’a kulluk vazifeleri bakımından en çok sakınanlardır.” Ayetini çok iyi bilmektedir. Zira kendisi veteriner fakültesini bitirirken hıfzını tamamlamış bir dindardır. Hatta zaman zaman çevresine “arkamda hatimle teravih namazı kılacak bir cemaat gönderin” diye haber saldığı da olurmuş. Parantez arası bir cümleden sonra bir önceki cümleye dönecek olursak hemen şu da zikretmekte fayda görüyorum. TBMM’nin 20 Şubat 1338 (1922) tarihli celsesinde Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ayrılmış olan Antalya mebusu Hamdullah Suphi kürsüden konuşuyor: “… Yemin ederim. Bütün milletim arasında geçirdiğim muayyen itikada malik olanlara dindarâne hürmet göstermişimdir. Aranızda Burdur mebus-i muhteremi Mehmet Âkif Bey’le ben birbirine mütenakız görülen bir yolda senelerce çarpıştık. Kendileri milliyetperverliğin daima aleyhinde enfes şiirler yazmışlardır.”

Mehmet Âkif Bey (Burdur)-“Ben kavmiyet aleyhinde yazan bir adamım, milliyet aleyhinde değil.”

Hamdullah Subhi Bey (Antalya) –“Evet efendim; kavmiyet aleyhinde…”[1]

Âkif’in milliyetçilik anlayışında her meselesinde olduğu gibi din belirleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Dinle ilgisi olmayan bir milliyetçilik tasavvur edemeyen Akif, din ile milliyeti birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak telakki eder.[2]

“O iman, farz-ı kat’idir diyor tahsili irfanın

Ne cahil kavmiyiz biz Müslümanlar, şimdi dünyanın!

O imanı hüsn-ü hulkun en büyük hamisi olmuşken

Nemiz vardır, fezailden, nemiz eksik rezailden?

Demek: İslâm’ın ancak namı kalmış Müslümanlarda;

Bu yüzdenmiş demek ki hursan-ı milli son zamanlarda.

Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyama

Rücu etsinler artık Müslümanlar Sadr-ı İslâm’a.”

 

Tabii Akif’in düşünce dünyası deyince bir dönem başyazar olarak yer aldığı, şiir, nesir ve çevirilerini yayınladığı Sırat-ı Müstakim ve onun devamı olan Sebilürreşad dergisini ve başucu kitaplardan olan Safahat’ını unutmamak, hatırdan çıkarmamak gerekir. 1912’den itibaren 1965 yılına kadar zaman zaman inkıtaya uğrasa da mezkur dergi Türk düşünce ve kültür hayatında yeri doldurulamaz bir yeri olan bir hazine değerindedir. Mehmet Akif’in düşünce dünyasını, kişisel dini hayatını, genelde İslam ve İslam dünyası özelde Türk dünyası ve daha da özelde Türkiye hakkındaki kanaat ve düşüncelerini hem dergide hem de Safahat’ında özgün bir biçimde sergilemiştir.

İnanmış ve inançları uğruna her türlü tehlikeyi göze almış bir şair, yayıncı, hatip, vaiz, veteriner ve milletvekili olarak ülkenin her yerinde farklı görevlerde bulunmuş bir kişi olarak Akif, dürüst kişiliği, vatanseverliği, ahde bağlılığı, üstün ahlakı, dini hassasiyeti, milli değerlere bağlılığı ile temayüz etmiş bir kişidir. Kurtuluş Savaşı’nın her safhasında halkı cihad ve bağımsızlık konusunda bilinçlendirmek için savaşım vermiş bir hatiptir. Sebilürreşad’ın 464 sayılı nüshası Kastamonu’da yayınlanır. Bu nüsha Anadolu’da dağıtılmak üzere bütün vilayet, sancak ve kazalardaki valilere, mutasarrıf ve müftülere gönderilir. 19 Teşrinisani 1336/1920 Cuma günü Nasrullah Camii’nde bir konuşma yapar bu konuşmasında milli mücadelenin gerçek mahiyetinden, milli birliği korumak için canla başla çalışmanın Türk milleti için ne derece önemli olduğunu anlatır. Bu konuşma Eşref Edib Bey tarafından basılarak dağıtılmış ve cephe içinde ve gerisinde çok etkili olmuştur. Görüldüğü üzere Akif din ve milliyetçiliği bir arada götüren bir insandır.

Buraya da bir nokta koyarak Akif, ideal bir nesil olarak tasavvur ettiği Asım’ın neslinden bahsedelim.

“Asım’ın nesli diyordum ya… nesilmiş gerçek

İşte çiğnetmedi namusunu çiğnetmeyecek.”

 

Asım, Köse İmam’ın oğludur. Köse İmam ise Akif’in babası Müderris Temiz Tahir Efendi’nin eski bir öğrencisidir. Akif, Safahat’ının altıncı kısmına ismini verdiği yerde, toplumsal sorunlar, siyaset, din, kimlik, kişilik, ahlak, vatan sevgisi, tarih bilinci, teknolojik gelişme, mektep-medrese, kültür ve medeniyet konularında onunla derin sohbet etmektedir. Akif, kendi düşüncelerini Köse İmam’a söyletir. Onun ağzından Asım’ın neslinin nasıl olması gerektiği konusunda duygu, düşünce ve temennilerini aktarır.

“Doğrudan Kur’an’dan alıp ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı”

 

Akif bu mısralarda da Asım’ın neslinin Kur’an’dan ilham alarak modernleşmeyi gerçekleştirmesi düşüncesindedir. Asım Kur’an’a gönülden bağlı bir dindar kişilik olarak tasavvur edilmektedir. Özetle Akif, Asım’ın nesli derken ilim, iman, irfan, erdem ile donanımlı, hem Batı’yı hem Doğu’yu bilen, yabancı dil bilen, beden ve ruh sağlığı bakımından sıhhatli, sağlam karakterli, güzel ahlaklı, metanetli, vatanına, dinine ve milletine bağlı, çalışkan, özü sözü doğru adam gibi adam olacak bir gençliğin hayalini kurmaktadır.

 

 

 

[1] TBMM Zabıt Ceridesi, C. 17, Ankara 1958, s. 72.

[2] Faruk K. Timurtaş, Mehmet Âkif ve Cemiyetimiz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1987, s. 53.