Eğitiliyor(muş) Gibi Olmak

İnsanların karşılaştığı iki türlü davranış biçimi vardır. Bunlardan biri gerçek, diğeri gerçek(miş) gibi olan.
Gerçek olan davranışlar, beklenilen, istenilen ve amaç edinilenlerdir. Bunların gerçekleştirilmesi bazen sıkıntıdır. Buna rağmen gerçekçi olmaktan vaz geçmezler.
Gerçeklerin, gerçekleşmesi sırasında her şeyin istenildiği gibi olmayacağı gerçeğinin bilincinde olurlar.
Tasarımlarını bu gerecekler üzerinden kurarlar. Sürekli ceplerinde alternatif bir “B” ya da “C” planları vardır.
Sıkıntılı da olsa her durumda gerçeklerden ayrılmazlar. Daima gerçekçi davranmayı, gerçeklerle birlikte hareket etmeyi severler.
Onlar için gerçeklerle yüzleşmek bir eksiklik değildir. Aksine yüzleşmemek eksiklik olur.
Gerçeğin sonucunda ortaya çıkan durumu kabullenmek için duygularını hazırlamayı başarabilirler. Bunun için sürekli kendilerine telkinlerde bulunurlar. Nefis muhasebesi yapmamaktan geri durulmazlar.
Bir de bunların tam tersi davrananlar vardır. Gerçekten kaçarlar. Sürekli hayal âleminde dolaşanlar. Gezip dolaşmaktan yorulmayanlar. Ayakları yere basmayanlar. Gerçek ile sanalı birbirinden ayır edemeyenler. Aslında gerçeğin, gerçek olduğunu bilirler, fakat yüzleşmekten korkarlar.
Bunlar, yarasalar gibidir. Işıktan kaçarlar. Geceleri, karanlıkları dünyanın tek gerçeği sanırlar. Gündüze meydan okumayı da göze alamazlar. Işıkla birlikte yaşayamazlar. Gerçeğin gereğini yerine getirmeye erindikleri için gerçekle karşı karşıya gelmek istemezler.
Sürekli mazeret üretirler. Mazeretlerinin geçerli olmadığını bildikleri halde yine de üretmekten vaz geçmezler.
Hiçbir şeyin gereğini yerine getirmedikleri halde, getiriyormuş gibi davranırlar. Sözleri, eylemleri, bakışları görüşleri hep gerçekmiş gibidir. “Yor” gibi davranıp, “mış” gibi yaşarlar. Aslında onlar, imitasyon bir hayatın içinde debelenir durular.
Başını kuma gömülmüş devekuşu davranışı içinde olmayı, durumu kurtarmak olarak görürler. Her şeyin sahtesini yaptıkları için sahteliklere göz yummayı da tamamlayıcılık sayarlar.
Sistemsizliği, sistemmiş gibi göstererek, sanki dünyanın en başarılı işlerini onlar yapıyor(muş) gibidirler. En azından öyle görünmek isterler. Böyle bir algının yayılmasını isterler.
Bu tür insanlar, en kaçınılması gerekenlerdir. Çünkü yaptıkları sahte ve “şibih”liktir. Bunların davranışları, asılları ile karşılaştıklarında, güneşi gören kar gibi eriyip yok oluverirler. İşte o zaman, yanıltıcı davranışlarla geçirilen zaman ve emeğin, heba olup gitmiştir, fakat iş işten geçmiştir artık.
Son yılarda bu iki davranış şeklinden biri olan “mış” gibi davranışlarda olanlar o kadar arttı ki, neredeyse hayatın tamamını kapsar vaziyete geldi. Evden sokağa, sokaktan devlet kurumlarına kadar, her alanda bu türden davranışlara rastlanır oldu.
“Şibih” davranışların en yaygın görüldüğü alanlardan biri de maalesef eğitim sahasıdır. Eğitim bireysel ve toplumsal gelişim bakımından son derece önemli bir ihtiyaç olmasına rağmen, bu alandaki sahtelikler, “mış” gibi davranışlar, eğitimi yok etti. İşlevsiz hale getirdi.
Şimdi nerdeyse tüm eğitim kurumlarında, gerçek yerine sahte davranışlar hüküm sürer oldu oldu. İlkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye, liseden üniversiteye; örgün eğitimin her kademesinde “mış” gibi davranalar başköşelere kuruldu.
Çocukların gerçek bir eğitim almaları gerekmesine rağmen, gerçekliği olmayan eğitimlere tabi tutuldular.
Üstelik bu uygulamaları da sanki en gerçekçi olanı kendi uyguladıkları eğitimmiş caka sattılar. Bunun adı, “hem kel hem fodul oldu”.
Eğitimin tamamlanması için gerekli olan takip etmekten çok, yarıda kesmeyi bir zaman kazanımı olarak görüyorlar. Planlamadan, uygulamaya, uygulamadan değerlendirmeye geçemeden yarıda kesmeyi, bir eğitim gerçeği olarak gördüler.
Eğitim süreçlerini takip etmeden, atlayarak yürütmeyi maharet saydılar. İki yılda tamamlanacak bir eğitim sürecini altı ayda, hatta daha da aza indirmeyi maharet saydılar. Altı ayı, iki yıl diye yutturmaya çalıştırdılar. Bunun adına da “hızlandırılmış eğitim” dediler. Eğitim literatüründe böyle bir eğitim şekli var(mış) gibi davrandılar.
Kör ve topal bir sitem anlayışını dört başı mamur bir sistemmiş gibi sundular.
Öğrencilerin bilgiye ulaşmasını, almasını ve değerlendirmesini değil, ezberlemelerini gerçek eğitim sandılar. Ezberleyene zeki, yorumlayana, geveze dediler. Ezber bilginin emanet, yorumlanan bilginin kalıcı bilgi olduğunun “künhüne vakıf” olamadılar. Her konuda cehaleti diz boyu “hafızlar” yetiştirmeyi gerçek eğitim(miş) gibi takdim ettiler. Oysa üzerine söz söyleyebildiğiniz sizin, söyleyemediğiniz, başkalarının emaneti olan bilgidir.
Ne diyelim, devir imitasyon devri. Eğitimin de imitasyonu yapılıyor artık. Hep birlikte gerçek eğitimi vermek yerine, eğitiyormuş gibi yapıyoruz. Öğrencilerimiz de eğiliyormuş gibi yapıyorlar zaten.

Eğitim Hakkında Birkaç Söz

Eğitimden söz etmek insandan söz etmek demektir. İnsan ile eğitim arasında derin bir ilişki vardır. Ne eğitim, insansız ne de insan, eğitimsiz olabilir. Eğitim insanı, insan eğitimi çağırıştır.

Eğitim ile insanın yolları aynı yöne doğru giden iki tren gibidir. Çarpışmazlar, çakışmazlar. Aynı raylardan akıp giderler. Aynı istasyonlarda durur, aynı Gar’lardan hareket ederler. Benzer duraklarda durur, benzer istasyonlardan yolcu alırlar. Aynı yakıtla beslenir, aynı kompartımanda buluşur, yolculuk yaparlar.

İnsanın kendini geleceğe taşıyabilmesi için eğitimin nakledici gücüne ihtiyacı vardır. Eğitim ona bu lojistik desteği verendir. İhtiyaç duydukları lojistik desteği birbirlerine vermedikleri zaman her ikisi de fakir ve çaresiz kalırlar.

Eğitimden söz ederken, aslında doğrudan ya da dolaylı olarak insandan bahsetmiş oluruz.

İnsan hakkında söz söylemek kolay değildi, zordur. Zorluk, sarf edilecek kelamı bulamak değildir. İstenirse bin bir türlü laf’ı-güzaf’ bulunur ve dillendirilir. En azından, “insan şöyledir”, “insan böyledir”, “sade suya tirit” kabilinden lakırdılar sarf edilebilir. Ancak bu ne derde derman, ne de insanı anlatacak ferman olur.

İnsana, kendine yakışır söz söyletebilmek için onu, eğitimin “rahle-i tedrisine oturtmak gerekir. Bunun için insanı, eğitimin eline teslim gerekir. Teslim ile birlikte  “eti senin kemiği benim” tutanağını da tutmak gerekir. Sonrada işi ehline bırakıp, “elif” deyip, “be” dedirtmesini beklemek gerekir.

Eğitim, insanın ikiz kardeşi gibidir. Birlikte doğarlar, birlikte gelişir, birlikte yaşlanırlar.  Yalnız büyüme ve gelişmede kimin,  kimi büyüttüğü meselesi çözülebilmiş değildir. Eğitim mi insanı, yoksa insan mı eğitimi besledi, büyüttü henüz netleşmiş değildir. Esasen, bu konuya hâlâ ikna edici bir cevabın bulanamamış olmasının suçlusu da eğitimdir. Yani bunun için de “eğitim şart ”tır.

Kimin kimi büyüttüğünün tartışılması bir yana, insanın eğitime, eğitimin de insana ihtiyacının olduğu kesindir. Ne insan eğitimsiz, ne de eğitim, insansız olabilir. Olamamıştır da zaten.

Eğitim ile ilgili söz söylemek, insan olmanın bir gereğidir. Çünkü insan eğitilebilir olduğu gibi eğitebilendir de. İnsan, eğitim ile ilgili bu özelliği kendine aitliği ya da diğer varlıklardan farklı olduğunun bir yansımasıdır. Onun için eğitimin niteliği hakkından söz ederken, aslında insan kendinden söz ediyordur. Nitelikli eğitim, nitelikli insan ya da nitelikli eğitim veren insan anlamına gelir.

Eğitimden söz etmek zor olmasına rağmen, işin kolay bir yolunu bulanlar yok değildir. Herkesin, eğitim hakkında kötü günler için kuşaklarının arasında sakladıkları bir çift sözü vardır. Yeri gelsin gelmesin bu sözleri sarf etmekten kaçınmayan nüfusumuzun sayısı kadar insan mevcuttur.

Etrafta dolaşan bir kısım insanlar, “ne olacak bu eğitimin hali , “ne biçim bir eğitim sistemimiz var”, “ben bu eğitim sistemini beğenmiyorum”, “eğitim kalitemiz başka ülkelerin eğitim kalitesine ulaşamıyor” diye söz ediyorlarsa, onlar aslında eğitimin kalitesinden değil, kendilerinden söz ediyorlardır.

Eğitim hakkında söz söylemenin bu kadar zor, ama kolay olmasının nedeni, eğitim ile insan arasındaki ilişkinin etkili bir iletişim haline getirilememiş olmasıdır. Eğitimin insanlardan beklentilerinin, insanın da eğitimden beklentisinin neler olduğunun çetelesi  henüz tam olarak tutulmuş değildir.

Biz şimdiye kadar eğitim adına hep terziden ekmek, fırıncıdan elbise yapmalarını istedik. Balık tutmak için oltanın şart olduğunu öğrendik, fakat oltayı denize değil karaya salladık. Biri de kalkıp bize, “kardeşim balık karada olmaz, denizde olur, ne işin var burada” demedi. Diyenler olduysa da onlara, “sen var git yoluna birader, sen benden iyi bileceksin” dedik. Ama nasıl bir eğitim olmalıdır diye soranlara da “balık yemeyi değil, tutmayı öğreten bir eğitim olmalıdır”  dedik. Çünkü biz yapmayı değil söylemeyi sevdik.

Eğitim, insana yönelik ve insan için gerekli olan bir kazanımlar bütünüdür. Eğitimsiz insan, yaşam ile bağları kesilmiş demektir.

Eğitim hakkında söz etmenin yaygınlığı, insanın eğitime ihtiyaç duyduğu alanların oldukça fazla olmasındandır.

Eğitimi, eğitim gibi anlamazsak, eğitimi bir odun parçasından ibaret sayarsak, sonuçlarına da katlanmak zorunda kalırız.

Eğitimde hedefler önemlidir. Eğitimde varmak istediğimiz hedef, çocuğu eğmek değil, eğitmek olmalıdır. İnsanı eğirterek, insan yapmış oluruz.  Onun için eğitim eğmek değil, terbiye etmektir.

Eğitim terbiyedir. Terbiye insanı, tedrici olarak mükemmele ulaştırma faaliyetidir. Mükemmel insan, “insanların en hayırlısı insanlara iyiliklerde bulunandır” anlayışını kalıcı davranış ahaline getirendir. Bu da eğitim ve terbiyeli eğitimden geçer. İçinde terbiyevi özellikleri olmayan eğitim, eğitim değildir.

Son söz eğitimden söz etmek kolay değil, ama imkânsız da değildir. Hangi eğitim, içinde terbiyevi özelliklere olan eğitim.  Velhasıl, eğitim “terbiyesiz” olmaz. Terbiye ’de insansız.