Ortadoğu’da Oynanan Oyun

ABD ve diğer emperyalist ülkeler, İsrail’in güvenliğini sağlamak ve enerji kaynaklarını sahiplenip, enerji boru hatlarına yön vermek amacıyla “Arap Baharı” adı altında İslam ülkelerinde iç savaşlar çıkardılar.Otoritenin yok edildiği Irak,Libya ve Suriye’de yerleşim bölgeleri,tarihi eserler ve ülke ekonomileri yerle bir edildi. Başlatılan etnik ve mezhepsel savaşlar neticesinde kim kimi ele geçirdiyse katletti,işkence etti,kadınlarının ırzına geçti. Yoksulluk, açlık ve çaresizlik dayanılmaz boyutlara vardı.İnsanlar vatanlarından koparak ülkelerini terk ettiler,milyonlarca insan diğer ülkelerde sığınmacı konumuna düştüler.Avrupa’nın korkulu rüyası oldular.Yaratılan bu olumsuzluklar içerisinde kendilerine İslam’ı referans gösteren IŞİD ve benzeri örgütler türedi.Bu terör örgütleri kısa zamanda kitle tabanı oluşturup,emperyalistler dahil tüm dünyanın başına bela oldular.Şimdi de başta ABD ve Rusya olmak üzere tüm emperyalist ülkeler, IŞİD’i etkisiz kılmak bahanesiyle Ortadoğu’da askeri yığınak yapıyorlar. Tüm emperyalistler bir cephe,IŞİD tek başına bir cephe! Tabi ki gerçek maksat IŞİD’i etkisizleştirmek değil,paylaşıma az bir süre kala güçlü gözüküp, paylarını fazlalaştırmaktır.Emperyalistler arası paylaşımın “adil olmaması” yeni bir dünya paylaşım savaşının nedeni olabilir.Bölgede daha fazla kanın dökülüp mağduriyetlerin gelişeceği bir ortamda, IŞİD gibi terör örgütlerini yok edebilmek mümkün değildir.Aksine halkın memnuniyetsizliğini kısa zamanda örgütleyip,bir halk hareketi olarak vücut bulmaları büyük olasılıktır. Irak ve Suriye’de terör örgütlerinin etkisizleştirilmesi bu ülkelerdeki etnik ve mezhepsel savaşlara son verip,ülkenin birliğini koruyarak, daha fazla demokrasi,huzur ve ekmekle olur. Aksi takdirde Ortadoğu halkları kendi zenginliklerini talan edenleri misliyle cezalandırmış olacaktır.

Muhalefet Analizi

1 Kasım seçimlerinden sonra alınan neticelere bağlı olarak, CHP ve MHP’de genel başkanlarının değişimi tartışılır oldu. Baykal’dan sonra bir oldu bitti ile Genel Başkan olan Kemal Kılıçdaroğlu, bürokrasiden gelen ve siyasette yeni sayılabilecek bir isim….

Kılıçdaroğlu Genel Başkan olduğunda iki talihsizlikle karşılaştı. Birinci talihsizliği,CHP ‘deki kronikleşmiş parti içi kavgalar, (CHP’de her kafadan bir ses çıkıyor, milletvekilleri ve parti yöneticileri ayrı, Kılıçdaroğlu ayrı konuşuyorlardı.) ikinci talihsizliği de Ak Parti Genel Başkanı R.Tayyip Erdoğan’dı. Kılıçdaroğlu, Erdoğan karşısında kendini her konuda ezik hissetti ve ezdirdi. Neticede seçmen, Kılıçdaroğlu’na baştan beri güvenmedi ve güvenmiyor.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise eski bir siyasetçi. Ülkücü gençliği sokak çatışmalarının dışında tutmayı başardı. Ancak Türkiye’nin meselelerinden ürkerek iktidar olmak istemeyen, sürekli muhalefette kalarak kolay siyaseti tercih eden bir yapıya sahip. Böylece aksiyoner bir yapısı olan parti tabanının tepkisini çekmiş oldu. MHP tabanı Başbuğ veya Başkana tartışılmaz itaat ilkesini hiçe sayıp, Bahçeli’ye karşı gelmiş oldular. Bu durumda Kılıçdaroğlu ve Bahçeli mevcut “Seçim ve Siyasi Partiler Yasasından” kaynaklanan otoriter parti tüzüklerinin arkasına saklanarak, makamlarını korumaya çalışıyorlar.

Türkiye’nin demokratikleşmesindeki en önemli unsurlardan biri hiç şüphesiz,”Seçim ve Siyasi Partiler Yasasında” yapılacak değişiklikler olacaktır. Muhalefet partilerinde sadece genel başkanların değişmesi de bir şeyi değiştirmez. Önemli olan memleket meselelerine çözüm sunup, elini taşın altına sokabilmeleridir.

Bugün ülkemiz geleceği açısından çok önemli bir süreçten geçiyor. Muhalefet partileri getirecekleri çözüm önerileriyle hükümete yardımcı olacaklarına, ya koltuk kavgası yapıyorlar ya da Rusya ağzıyla hükümeti eleştiriyorlar. Bu kafayla da siz iktidar olmayı daha çok beklersiniz. Sadece genel başkan değişmek sizi kurtarmaz..

Türkiye’de Göçün Meydana Getirdiği Sorunlar

Suriye iç savaşından kaçarak Türkiye’ye sığınan 2 milyondan fazla göçmen, büyük şehirlerde ve sınır illerinde yoğunlaşmışlardır. Bazı yerleşim bölgelerimizde mülteci sayısı yerleşik nüfustan daha kalabalık bir haldedir.(Kilis’te 108 bin yerleşik nüfusa karşı 110 bin mülteci sayısı) Ekonomik,kültürel,dini ve topluma uyum sağlamaları gibi nedenlerle Suriyeli göçmenler, adeta Avrupa’nın korkulu rüyası olmuş durumdalar.Kapılarına dayanan mültecilere 3 milyar euro yardım ederek ve bazı siyasi tavizlerde de bulunarak mültecilerin Türkiye’de kalmasını sağlamak istiyorlar.Paris saldırısını fırsat bilen Avrupa, saldırıdan sonra mültecilere karşı olan tavrını daha da sertleştirmiş oldu.Avrupa’yı korkutan konu, hayat şartlarının iyileşmesiyle göçmenlerin kalıcı olmaları ihtimalidir.Bu sorun ülkemiz içinde geçerlidir.Suriye’de şehirlerin harabeye dönmesi, sıfır ekonomi, işsizlik vb konular göz önünde bulundurulduğunda göçmenlerin büyük ihtimalle ülkemize yerleşeceklerini söyleyebiliriz. Türkiye’de mülteci nüfusunun çoğunluğu kamplardan ayrı, denetimsiz bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler. Nüfuslarının yüzde 57’sini oluşturan eğitim, sağlık,sıcak bir yuvaya ve çorbaya muhtaç mülteci çocuklar, mafya,yasa dışı örgütler ve fuhuş şebekelerine birer malzemedirler.Geleceğimiz açısından Suriyeli göçmenler, önemli bir sosyal, ekonomik ve kültürel sorun olarak algılanmalıdırlar. Suriyeli göçmenler sorununa paralel diğer bir sorunda, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde ki terör olaylarından ve ekonomik şartlardan kaynaklanan, kırsal bölgelerden ve ilçe merkezlerinden il merkezlerine ve büyük şehirlere akan iç göç dalgasıdır. Konuyla ilgili olarak Diyarbakır Esnaf ve Sanatkarlar Odası Birliği (DESOB) Başkanı Alican Ebedinoğlu,”Terör olaylarından dolayı bölgede önemli ölçüde sermaye göçü yaşanmaktadır.Bölgedeki emlak değerlerinde yüzde 20 lik bir düşüş var. Birçok girişimci evini iş yerini satıp,batıya gidiyor.Bu durum bizi kaygılandırıyor. .Bu sadece, insanların batıya göç etmesi sorunu değil,aynı zamanda istihdam sorununu da beraberinde getirecektir. Sosyal bir patlamayla karşı karşıyayız.”dedi. Şehirlerde hayvancılık ve tarım yapılamayacağı için, şehirlere göç edilmesi bölge ve ülkedeki tarım ve hayvancılığı da önemli ölçüde olumsuz etkileyecektir. Büyük şehirlere birdenbire plansız olarak insanların doluşması, büyük şehirlerde çarpık yapılaşmayı,altyapıda ki var olan yetersizlikleri içinden çıkılmaz bir duruma getirmiş olacakdır. Evsiz,işsiz,geçimini sağlayamayan bu insanların sağlık,eğitim gibi konulardaki ihtiyaçları ise ciddi anlamda sosyal sorunlar yaratabilecek unsurlardır. Büyük şehirlere yapılan göçlerde insanlar, etnik yapılanmalar veya hemşerilik temelinde mahalleler oluştururlar, Bu mahallelerde diğer etnik ve mezheplerden kişiler barındırılmaz.Mahallede yapılan arsa ve bina satışları kendi aralarında yapılır,mahalleye yabancı sokulmaz. Göç alan illerde yoksulluktan dolayı terör,hırsızlık,fuhuş ve uyuşturucu gibi suçlarda artışlar olur. Tüm bu olumsuzluklar ülkemizin geleceği için büyük bir sosyal tehlikeyi işaret etmektedir. Ülkemizde ki bu sorunlar iyice karmaşık bir hal almadan, devlet bu sorunlara çözüm aramalıdır.

Yeni provokasyonlara dikkat!

Ortadoğu’daki zenginlikleri gasp etmek ve Müslümanlara karşı İsrail’in güvenliğini sağlamak amacıyla gerçekleştirilen ABD’nin Irak işgali,bölge halklarının etnik ve mezhepsel olarak birbirleriyle savaşmalarının en büyük sebebidir.Irak işgali sonrasında ülke yönetiminin Şii Arapların eline geçmesi,geçmişte Sunni Arapların Şiiler üzerinde ki olumsuz tavırlarına tepki olarak, bu defa da Şii Arapların Sunni Araplar üzerinde olumsuz tavırlar geliştirmesine neden oldu.Bu durum Sunni Arap milliyetçiliği temelinde, IŞİD gibi terör örgütlerinin oluşumuna yol açmıştır.IŞİD faşizmi, bölgede ki tüm halklara karşı şiddet ve katliam uygulayarak, korkuya dayalı ırkçı ve mezhebi bir İslam ! devletini oluşturmaya çalışmaktadır. IŞİD’İN önemli hedeflerinden biri hiç kuşkusuz Kobene’nin işgal edilmesiydi.IŞİD,Kobene’yi ağır silahlarla dört bir yandan kuşattı,ancak ummadığı büyük bir direnişle karşılaştı.Bu direniş dünyada ki tüm Kürtler’in onur mücadelesi olarak kabul edildi.Dünya kamuoyu Kobene ile yakından ilgilenir oldu.Dünya kamuoyunun ilgisi ve Kürtlerin direnişi karşısında IŞİD, Kobene direnişini itibar meselesi olarak kabul etti.IŞİD’in Kobene’ye girmesinin an olarak kabul edildiği günlerde, Türkiye binlerce Kürdü topraklarına kabul ederek,sivil halkı savaşın kötü neticelerine karşı korumuş oldu.Miltanlar düzeyinde sürdürülen savaşta ağır silahlarla ağırlığını hissettiren IŞİD’e karşı başta ABD olmak üzere Uluslararası güçler,bir yandan yaptıkları bombardımanlarla,diğer yandan PYD’ye sağladıkları lojistik desteklerle IŞİD’e büyük bir darbe vurmuş oldular. Ancak her şeye rağmen kuşatma devam etmekteydi.Bu durumda Türkiye’nin açtığı koridor sayesinde peşmerge güçleri ağır silahlarıyla Kobene’ye geçmiş oldu.PYD’ye yardıma gelen peşmergeyle birlikte,bazı Türklerin ve Özgür Suriye Ordusu’na ait bazı güçlerin de katılımıyla IŞİD’in sürdürdüğü işgal 4 ay sonra kırılmış oldu.Dünyada ki Kürtlerin onur meselesi kabul ettikleri bu direnişin başarıya ulaşması haliyle tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’deki Kürtler arasında da bir bayram havası yarattı ve Kürtler bu sevinçlerini doğal olarak çeşitli etkinliklerle kutlamaktadırlar.Yapılan bu kutlamalara karşı Türk kesiminde tepkiler örgütlenmeye çalışılırken,Kürt hareketi de Türkiye’nin yaptığı insancıl yardımları unutmuş gözükerek, adeta işgalin sorumlusu olarak Türkiye’yi suçluyor.Açılım sürecinin sağlıklı gelişimi açısından,Habur’da oluşturulan provokasyon unutulmamalı ve taraflar yeni oluşturulmak istenen provokasyonlara karşı uyanık olmalıdırlar.

Geçmişte görülmeyen hata!

Barış ve kardeşliğin tesisi amacıyla sürdürülen “çözüm süreci” zamana yayılıp uzadıkça, çözümsüzlüğe ilişkin riskleri de beraberinde taşıyor. Türkiye’nin en önemli meselesi olarak tanımlanan bu sürecin başarıyla neticelenmesi demek, Türkiye’nin gücünü ikiye, üçe katlayıp, dünyada ve bölgede çok daha hatırı sayılır bir ülke olması demektir. Bu gerçeği gören başta İsrail, ABD, İran ve paralelciler olmak üzere bir çok güç, süreci provoke etmenin peşindeler.
Kürt meselesine ilişkin devletin bir çok kere hatalar yaptığı, dönemin yetkilileri tarafından zaman zaman itiraf edilmiştir. Bu hatalardan biri de kitlesel eylemlerin çoluk-çocuk işi denilerek küçümsenmesiydi. Eylemlerden sonra polis amcaları çocuklara şeker dağıtır, birlikte maç yapıp basına poz poz resimler verilirdi. Aradan 10-15 yıl geçti şimdi bu çocuklar çekirdekten yetişme  genç birer militan oldular. Bazen de Apo ve PKK’yı dahi dinlemeyecek kadar hırslı ve asiler hale geldiler. Son günlerde Cizre’de yaşananlar bu söylediklerimizi kanıtlar niteliktedir. Böyle bir yapılanma ise provoke güçlerin iştahlarını kabartmaktadır.Onlar, provokasyonları genişleterek Ak Parti’yi  ve Türkiye’yi içte ve dışta açmazlara sürüklemek istiyorlar. İleriyi göremeyen gözünü hırs kaplamış belki de yarın PKK’nın idarecisi olacak bu gençlerle veya bölünmüş bir Kürt hareketiyle neticeye varmak hemen hemen imkansız gözüküyor. Çözümle ilgili günümüzde görüşmelerin sürdürüldüğü kadro, geleceğe bakıldığında daha makul bir ekip olarak kendini göstermektedir. Bu durumda tarafların konuyu biran önce ele alarak çözüme kavuşturmaları gerekiyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor;”Hayırlı işlerde acele ediniz ta ki,bir şer gelip ona mani olmasın.

Yeni Dünya Düzeni

Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın çöküşüyle birlikte emperyalist-kapitalist sistem, “Yeni Dünya Düzeni” adı altında egemenliğini yayarak sürdürebileceği yeni bir oluşuma imza attı. Yeni oluşum globalleşme-serbest piyasa ekonomisi-kişisel hak ve özgürlükler demekti. Piyasa ekonomisinin gelişmesi, o ülkedeki demokrasinin gelişimiyle yakın ilgiliydi. Bunun için dünyada “özgürlük rüzgarları “ estirilmeliydi. Hedefte bereketli topraklar üzerinde yeşeren İslam coğrafyası vardı. Ayrıca sosyalist sistemin çöküşüyle birlikte emperyalist yayılmacılığın önündeki en büyük engel İslamdı. Başta ABD emperyalizmi olmak üzere diğerleri, İslam ülkelerinde ki diktatörlükleri ve “İslami Terörü !” bahane ederek, demokrasi ve özgürlükler(!) götürme iddiası ile önce Afganistan’ı, daha sonra da Irak’ı işgal ettiler. Dışarıdan demokrasinin ihraç edilemiyeceğini gördüler, bu defa da “Arap Baharı”adı altında Kuzey Afrika ve Suriye’de iç savaşlar çıkartarak İslam’ın bereketli topraklarını kanla suladılar. Müslümanlar arasında fitneyi geliştirerek mezhep ve etnik savaşları körüklediler. Son 10 yılda 12 milyon Müslüman öldürüldü. Hırıstiyan aleminde “tık” yok.

Emperyalist-kapitalist sistemin “Yeni Dünya Düzeni” çok geçmeden iflas etti.Gerek ABD, gerekse AB ülkeleri ekonomik krizlerle boğuşur oldular. Özellikle Avrupalılar zamanında ucuz iş gücü olarak getirdikleri yabancı işçilerden kurtuluş çaresi aramaktalar. Bunun içinde faşist hareketler yeniden hortlatılıp Müslümanlara karşı saldırılarla, Müslümanların ülkeyi terk etmelerni sağlanmaya çalışmaktadırlar. Yerle bir ettikleri İslam ülkelerinden kaçan mültecilerin önünü almak için faşist saldırıların yoğunluğunu her gün biraz daha artırmaktadırlar. Müslümanları kışkırtmak, şiddet ve terör olaylarına çekmek ve neticede İslam dininin terörle anılarak insanlık önünde itibarını sarsmak amacıyla, “ifade özgürlüğü” adı altında Müslümanları rencide edip, şiddet olaylarının içine çekmeye çalışıyorlar. 12 milyon Müslümanın öldürülmesini görmezden gelen Avrupa, öldürülen 12 kişiye karşı birlikte tavır koyup, geçmişte Müslümanlara yaptıklarını unutmuş görünerek, mağdur ve çağdaş edebiyatıyla dünyada ki insanları etkileyebilmektedirler.

Haçlı aleminin birlik ve beraberliği biz Müslümanların aklımızı başımıza toplamamıza vesile olur dileğiyle!…