Tâlib Olmak

 

İlk insan Hz. Adem ile başlayan insanlığın kulluk imtihanı bireysel olarak nefesinin kesilmesine kadar devam etme özelliği taşımaktadır. Söz konusu kulluk süresi  her bir bireye  Kâdir-i Mutlak Allah tarafından farklı farklı tayin edilmektedir. Bununla birlikte çağımız da insan ömrü genel olarak 60 ila 90 yıl arasında son bulmaktadır. Söz konusu sürenin büyük bir kısmı olgunlaşmaya evrilme süreci olarak  devam etmektedir. Dolayısıyla zaman zaman şunu düşünmeden edemem: İnsanoğlu hayata dair tecrübesinin zirvesine ulaştığı zaman ahirete irtihal etmekte ve tecrübeleri de onunla birlikte gömülmektedir. Yani sonlu bir dünya hayatında sonsuz kalacakmış gibi bilgi ve tecrübe edinmekte ve fakat bunlar da fani olmaktadır. Dolayısıyla bu kadar bilgi ve tecrübe heba mı olmaktadır? Veya madem böyle olacak bu kadar bilgi ve tercübe edinmeye gerek var mıdır? Esasında dünyayı zevk ve sefa sürme mekanı olarak görenler için bu sorular çok can acıtıcıdır. Çünkü özellikle kafirlerin dünyaya bakış algılarını ve ahiretteki acıklı durumlarını  izah eden “İnkar edenler ateşe sunulacakları gün, (kendilerine denir ki): “Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi zayi ettiniz; (orada) bunlarla sefa sürüp bunları tükettiniz (burası için hiçbir şey bırakmadınız). Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan ötürü bugün, alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız.” (Ahkaf 46/20) ayeti durumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ayete göre dünyayı zevk ve sefa yeri görme ve bu anlayışta bir hayata tâlib olmak kafirlerin hasletidir. Bu sebeple Hz. Ömer söz konusu ayeti örnek almak suretiyle yeme-içme ve giyinme konususunda mütevazi davranarak ayetin tanımladığı insan kategorisine girmemeye özen göstermiştir. Demek ki dünyada edinilen bilgi ve tecrübenin yaşamsal olarak zevk ve sefaya tâlib olmayla ilgisi bulunmamaktatır. O halde söz konusu bilgi ve tecrübe veya sürekli olgunlaşma ne içindir? Bu, belki öncelikle kendini, varlık nedenini ve var edeni bilme, ona göre kulluk bilincinin her geçen gün Allah’ın rızasını kazanma bilincine evrilmesi olarak görülmelidir. Buradan hareketle son nefesin verilmesi esnasında Yaratıcısının karşısına “Kamil Mü’min” olarak çıkma insanın nihai hedefi olmalıdır. Bu hedefe varmak kolay olmamakta her bir insanın kendisine takdir edilmiş badireleri atlatması gerekmektedir. “Andolsun, sizi korku, açlık, mallar(ınız)dan canlar(ınız)dan ve ürünler(iniz)den eksiltmek gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele.” (Bakara 2/155) ayeti imtihanın çetinliğini vurgulamaktadır. Söz konusu imtihanın badirelerinde sarsılmamak, ancak sağlam bir akîdevî inanca sahip olmakla mümkün olmaktadır. Bu da Hz. Adem’den itibaren gönderilen bütün peygamberlerin davası olan Tevhid inancının Kur’an ve Sünnet çerçevesinde gönüllere tahkim edilmesi ve yine Resulullah önderliğinde Kur’an’ın pratiğinin ömrün her bir saniyesinde işletilmesi ile mümkün olabilecektir. Bu durumda edindiğimiz tahsil veya meşgaleler bir anlam ve değer kazanacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Gökhan ATMACA

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı

Yeni Türkiye’de Eğitim-Öğretim

Son zamanlarda Türkiye’nin her alanda atılım yapma isteğini ve çabasını dile getirmek için kullanılan tabirlerden olan Yeni Türkiye söyleminin gerçekleşebilmesi için bazı alışkanlıklarımızın bir daha çıkarılmamak üzere mezara gömülmesi elzemdir. Bu hangi mesele olursa olsun böyle olmalıdır. Eğitim ve öğretimle ilgili hususlarda da aynı bakış açısı hakim olmalıdır. Türkiye’de eğitim ve öğretim alanında geçmişten bugüne birçok hizmetler yapılmıştır ve halen yapılmaktadır. Zaten eğitim-öğretim meselesi süreç isteyen işlerdendir ve bu işin istenilen kalitede bir düzeye ulaşması içinde işin doğası gereği zamana yayılacağı aşikardır. Bu sebeple bugüne kadar hizmeti geçen her bir bireyi hayırla yad etmek boynumuzun borcudur. Bununla birlikte bu alanda ileriye dönük iyileştirme anlamında kararlı adımları nasıl atarız? sorusunun cevabını aramak da “boynumuzun borcu” olduğu kanaatindeyim. Bir konuda kalitesinin artırılabilmesi için o konunun tüm unsurlarının hem fikir ve hem de eylem düzeyinde konuya katkı sunması gerekir. Ancak eskiden olan alışkanlıklarımızı maalesef kolay kolay terk edemiyoruz. Bu durum insanın karakteristik yapısında yer alan genel zaaflardan biri olsa gerek. Ne yazık ki her hangi bir eğitim birimde kaliteyi artırmak birim yöneticisini değiştirmek veya buna benzer bir iki adımla mümkün olamamaktadır. Bilakis bu, birimin tüm unsurlarının adeta şaha kalkması ve konuyla ilgili fikrî ve amelî katkılarından istifade etmeye hazır olmakla mümkün olabilmektedir. Yani bir manada kolektif şuurun işletilmesi gerekmektedir. Aksi halde “bu işi en iyi ben bilirim” mantığıyla yol almak mümkün değildir. İslam’ın istişareye verdiği önem açıkken birim adına tek başına veya bir iki kişi ile karar almaya ve uygulamaya kalkışmamız ne yaman çelişkidir. Elbette birim yetkisinin kanunun kendisine verdiği yetkiyi kullanması bir haktır. Ancak kişinin bu yetkiyi kullanırken yerli yerince kullanması da sorumluluğu alanına girmektedir. Nitekim alınan karara imza atmak sorumluluğu getirmenin sadece bir yönüdür. Kararın bu ülkeye ve insanına katkılarının yeterince araştırma ve inceleme yöntemleriyle tespit edilmeden imzalanması sadece bu ülke insanının değil, tüm insanlığın vebalini yüklenilmesi anlamına gelecektir. Meseleyi biraz somutlaştıracak olursak son dönemde temcit pilavı gibi gündeme gelen İlahiyat Fakültesi müfredatını yenileme, İlahiyat Fakültelerinde Arapça Eğitimi-Arapça hazırlık sınıflarının durumu ve formasyon meselesinin bir karara bağlanamaması veyahut söz konusu meseleler hakkında tartışma kültürünü dahi işletemediğimiz hususunu örnek verebiliriz. Belki de son değindiğim husus üzerinde durulması gereken konuların başında gelmektedir. Çünkü meselelerin çözümünde öncelikle herhangi bir fikre sahip bireylerin veya birimlerin diyalog kapılarını açık tutmaları gerekmektedir. Bu bir işin kolektif bir biçimde ele alınabilmesi ve icrası için gerekli ön koşuldur. Bu yapılmadan hareket etmeye kalkışmak çoğu zaman hedefin ıskalanmasına sebep olabilecektir.