İbadetlerin Gayesi

 

Bir iş veya eylemin başarılı olabilmesi, öncelikle onun yapılış gayesinin bilinmesine bağlıdır. Zira bir insan, yaptığı bir işin nedenini ve amacını bilmiyorsa o işte başarılı olması ve istenen sonucu elde etmesi adeta imkansızdır. Aynı şekilde bir müslümanın da, yaptığı ibadetlerden sonuç alması ve bir hedefe ulaşabilmesi için bu ibadetlerin gayesini bilmesi gerekir.

Arapça “عبد –ُ عبادة” kökünden gelen ‘ibadet’ kavramı, biri özel, diğeri genel olmak üzere iki anlamda kullanılmaktadır.

Özel anlamda ibadet; Yüce Allah’ın biz inanan kulları için belirlemiş olduğu namaz, oruç, hac, zekat, sadaka gibi farz, vacip veya sünnet olan ibadetlerdir. Bunların, Kur’ân ve sünnetteki yeri, dini hükmü, nasıl ve ne zaman yapılacakları bellidir.

Bir de genel anlamda ibadet vardır. Bunu da, kulların Yüce Yaratıcı’ya karşı olan sevgi, saygı ve bağlılıklarını gösteren her türlü duygu, düşünce ve davranış biçimi şeklinde ifade edebiliriz. Türkçemize ‘kulluk etmek’ şeklinde tercüme edebileceğimiz bu ibadet türü, sadece belli şekiller ve vakitlerle sınırlı olmayıp tanımda da belirtildiği üzere kişinin her anını, her düşüncesini ve her eylemini içine alır.

Özel ibadetler ile genel ibadet arasında çok sıkı bir ilişki mevcuttur. Özel ibadetlerin en büyük gayesi, kişinin her anını ibadete dönüştürmektir. Şöyle ki, kişi namaz kıldığında Allah’a olan kulluk bilincini en üst düzeye çıkarmakta ve bunu günde beş defa tekrarlamaktadır. İbadet yani Allah’a kulluk namazla sona ermeyip, her zaman devam edegelen bir süreç olduğundan bir kimse, namazda edindiği bu bilinci günün diğer saatlerine ve işlerine de yaydığı takdirde gün boyu ibadet eder hale gelecektir.

Örneğin; günlük farz ibadetlerini yerine getiren bir doktor, bunun dışında insanlara şifa vermek niyetiyle baktığı her hasta için sevap almakta, böylece onun yaptığı bu iş de, genel ibadet kapsamına dahil olmaktadır. Aynı şekilde bir polis, bir işçi, bir öğretmenin Allah rızasını gözeterek yaptıkları görevleri de birer ibadet mahiyetindedir. Bunların ötesinde insanlara eziyet veren bir nesneyi yoldan kaldırmak, çevremizdekilere tebessüm etmek, toprağa bir fidan dikmek vb. tüm bunlar genel ibadet alanına dahil olan güzel tutum ve davranışlardır.

İbadetlerde, esas olan husus niyettir. Zira niyet, özel ibadetlerde de, genel ibadetlerde de en öncelikli şarttır. Şu örnek, konumuz için güzel bir misal teşkil etmektedir:

Peygamber Efendimiz, bir kuyunun başına gelen, burada bineğini bağlamak için yere bir tahta parçası çakan, giderken bir başkası da bineğini bağlasın diye bunu yerinde bırakan kimsenin bir sevap kazandığını belirtmiştir. Yine o, aynı kuyunun başına geldiğinde ayağı bu tahta parçasına takılıp yere düşen ve; ‘Ben, düştüm bir başkası düşmesin,’ diye bu tahta parçasını söken kimsenin de sevap kazandığını belirtmiştir.

İbadetlerin gayesini anlayabilmek için, biraz da onların gereği üzerinde durmak gerekir.

İnsan çift kutuplu bir varlıktır. Yani onda hem vicdan denen iyi bir yön, hem de nefs denilen kötü bir yön vardır. Zira mutlak iyi veya mutlak kötü bir insandan sözetmek mümkün değildir. Çünkü insan, bu dünyada bir imtihan geçirmektedir ve bu imtihanın sonucu tercihini iyi yönden yana mı, yoksa kötü yönden yana mı kullanacağına bağlıdır. İnsanın tercihini iyi yönde kullanabilmesi için aklını ve vicdanını sürekli beslemesi ve desteklemesi gerekmektedir. Bu ise, ancak ibadetlerle olacaktır. Aksi takdirde vicdanı zayıflayan bir kimsede, nefs ve onu ayartan şeytanın hakimiyeti ön plana çıkacaktır.

Aynı şekilde insan, beden ve ruh olarak ifade ettiğimiz biri maddi, diğeri manevi iki farklı yapının ayrılmaz birlikteliğinden oluşmaktadır. Bedenin hayatiyetini devam ettirebilmesi için yemeye, içmeye ve harekete ihtiyacı olduğu gibi ruhun da sağlıklı olabilmesi için manevi gıdaya yani doğru niyetle yapılan ibadetlere ihtiyacı vardır. İnsan nasıl; “Ben günlerce yemeden içmeden yaşarım,” diyemezse, aynı şekilde ben hiç ibadet etmeden de sağlıklı ve mutlu bir şekilde yaşarım diyemez.

Bu noktada ibadetleri, insan ruhunu besleyen bir şarj işlemine benzetebiliriz. İbadetler, insanı şu üç yönden şarj etmektedir:

Birinci olarak; İman: İbadetlerin kabul olması için iman şart olduğu gibi, namazda okuduğumuz; ‘Fatiha ve diğer sureler’, ‘Allahu Ekber’ gibi tesbihler, ve diğer tüm dualar Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini ifade etmektedir.

İkinci olarak; amel; İbadetlerin en büyük faydası insanı doğru bir yöneliş ve eylem tarzına yöneltmesidir. Örneğin; oruç ibadetinde, kişinin nefsini haksız kazanç ve şehvete karşı terbiye etmesi söz konusudur.

Üçüncü olarak: ahlak: İbadetlerin en büyük gayelerinden birisi, insana güzel huy ve tutumlar kazandırmasıdır. Örneğin; zekat veren bir kimse, malını başkalarıyla paylaşma ve muhtaçlara yardımcı olma gibi güzel hasletler kazanır.

Burada şu noktanın altını iyice çizmek gerekir ki; ibadetler sadece Allah rızası için yapılır. Yani gösteriş, çıkar temini, vb. başka niyetlerle değil. İşte, ‘Bugün Allah için ne yaptın!’ sözünü de, bu manada anlamak gerekir. Yani; ‘Bugün Allah rızası için ne yaptın!’ Yoksa insanın Allah için yani Onun çıkarına ve menfaatine bir şey yapması söz konusu değildir. Çünkü Allah, her şeyden müstağnidir, yani Onun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Bilakis muhtaç olan biziz ve yaptığımız ibadetlerin de, tamamen biz insanlara yönelik belli gaye ve faydaları mevcuttur. Nitekim Yüce Allah, Ankebut suresi 6. ayette, bakın ne buyurmaktadır: “Kim iyi yönde bir gayret gösterirse, bunu ancak kendisi için yapmış olur. Kuşku yok ki, Allah’ın hiçbir varlığa ihtiyacı yoktur.

O halde ibadetlerin konuluş gayesini doğru anlamamız gerekmektedir. Zira ibadetlere, bizlerin vergilerine muhtaç olan bir yöneticiye gönülsüz verdiğimiz bir vergi veya bizim işimize sadece ahirette yarayacak birer uygulama gözüyle bakmak bizi doğru bir ibadet bilincinden alıkoyacağı gibi, yaptığımız ibadetlerden yeterince faydalanmamıza da mani olacaktır.

Kanaatimce ibadetlerin maksadını ve fonksiyonunu en iyi anlatan örneklerden biri diş fırçalama örneğidir. Şöyle ki, bir kimse diş doktoruna gittiğinde, doktor kendisine gerekli tedaviyi uyguladıktan sonra ondan dişlerini günde üç defa fırçalamasını ister. Burada hastadan istenen bu uygulama, tamamen onun faydasına yönelik bir şey olup bunda doktorun her hangi bir menfaati söz konusu değildir. Yüce Allah’ın bizlere emrettiği ibadetlerde de böyle sayısız faydalar söz konusu olup, bunlar bilinçli bir şekilde gereğince yerine getirilirse, bundan fayda görecek olan kimseler biz insanlarız. Ve bu fayda da, karşımıza sadece ahirette değil, bizzat bu dünyada ortaya çıkacaktır.

Örneğin; Yüce Allah bize namazı emrediyor ve bunun gerekçesini Ankebut suresi 45. ayette şöyle belirtiyor: “Namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.

O halde bilinçli bir şekilde kılınan bir vakit namazının gayesi, kişiyi manevi yönden şarj ederek onu diğer vakte kadar geçecek olan sürede her türlü günah ve kötülükten korumaktır. Zira öğlen ve ikindi namazlarını bilinçli bir şekilde kılan bir kimsenin bu iki vakit arasında haram yemesi, zina etmesi, yalan söylemesi söz konusu olamaz. Çünkü bu durum, kılınan namazın ruhuna tamamen aykırı düşen bir husustur.

Aynı şekilde akşama kadar oruç tutup iftarını açan bir kimsenin akşam haram yemesi veya zinaya yönelmesi, malının zekatını veren kimsenin haksız kazanca yönelip rüşvet yemesi söz konusu olamaz, olmamalıdır. Çünkü bu ibadetlerin en büyük gayesi kişinin nefsini terbiye ederek onu bu tür günahlardan alıkoymaktır.

Elbette insan melek değildir. İbadet hayatını sürdürürken bazı hata ve günahları da işleyebilecektir. Bu durumda yapılması gereken şey, bazılarının dediği gibi; ‘Ben, günah işledim, günahla birlikte ibadet olmaz, bu günahı bırakana kadar ibadeti terk edeceğim,’ şeklinde bir yanlış anlayış olmamalıdır. Bilakis yaptığımız ibadetlerin en büyük gayesi, bize bu zararlı alışkanlık ve yanlış davranışları terk etme konusunda yardımcı olmaktır. Şayet biz, böyle durumlarda daha baştan ibadetleri terk edersek, savaşta silahını elinden bırakan bir asker gibi zavallı ve çaresiz bir konuma düşeriz.

O halde bize düşen, bilinçli bir ibadet hayatına sahip olmaktır. Peygamber Efendimizin buyurduğu üzere, az da olsa düzenli bir ibadet hayatına sahip olmalıyız. Zira ancak bu sayede, Yüce Allah’la olan manevi bağımızı güçlendirir, sağlıklı ve mutlu bir yaşama kavuşabiliriz.

 

Kur’an-ı Kerim’e Göre İnsanın Yaradılış Gayesi

 

İnsanın yaradılış gayesini bilmesi, onun gerek bu dünyada, gerekse ahiret aleminde mutlu olabilmesinin en önemli anahtarıdır. Zira başarılı olmanın en önemli şartı, bir hedef ve bu hedefe ulaştıracak bir yöntem sahibi olmaktır. Bu nedenle insan bu dünyaya nereden gelmiş olduğunu, burada neler yapması gerektiğini ve sonuçta nereye gideceğini bilmesi gerekmektedir.

İnsanın yaradılış gayesi, Yüce Kitabımız Kur’ân’ı Kerim’de çok açık bir şekilde ortaya konmaktadır:

Zira Zâriyât suresi 56. ayette (Esteîzu billah); “وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ /Biz, cinleri ve insanları ancak bana ibadet yani kulluk etsinler diye yarattık,” buyrulmaktadır.

Arapça “عبد –ُ- عبادة” kökünden gelen ‘ibadet’ kavramı, genel anlamda kulların Yüce Yaratıcı’ya karşı olan sevgi, saygı ve bağlılıklarını gösteren duygu, düşünce ve davranış biçimlerini ifade eder. Bu kavram, Türkçemize ‘kulluk etmek’ şeklinde tercüme edilmektedir.

Söz konusu ayetin, ibadet şeklindeki çevirisi de, kulluk etme şeklindeki çevirisi de bazı eksik ve yanlış anlamalara muhatap olabilmektedir.

Şöyle ki, bu ayet, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım,” çevrildiğinde halkımız, buradaki ibadet kavramından namaz, oruç, hac ve zekat gibi farz olan ibadetleri anlamakta, dolayısıyla Allah’a olan kulluk sadece bu ibadetlerle sınırlandırılmış olmaktadır. Halbuki ibadet kavramı az önce de belirttiğimiz üzere çok daha kapsamlı bir mana boyutuna sahiptir. Nitekim namaz kılarken Allah’a ibadet eden bir kimsenin ibadeti, namazın bitimiyle sona ermemektedir. Bilakis ayette istenen ibadet, insanın hem düşünce, hem eylem, hem de huy bakımında her anı ve hareketiyle Allah’a ibadet eder bir durum içinde olmasıdır. Zira esasen Allah rızası gözetilerek yapılan her iş bir ibadettir.

İkinci olarak ayet, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım,” şeklinde çevrildiğinde buradaki kulluk, olumsuz bir mana çağrıştırmaktadır. Şöyle ki, kul tabiri, günümüzde her hangi bir irade ve yetkiden uzak olan kimseler için olumsuz bir manada kullanılmaktadır. Bu nedenle özgürlük, eşitlik, insan hakları vb. değerlerin çok ön planda olduğu bugün için böyle bir tabir insanlara, özellikle de gençlere hiç de çekici gelmemektedir. Nitekim biraz da eksik ve yanlış bilgilendirme sonucu, Müslüman olmak aklını, fikrini ve düşüncesini yeterince işletemeyen, bu nedenle kendisine her söyleneni körü körüne yerine getiren dogmatik bir kimse olmak şeklinde algılanmaktadır.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, şayet layıkıyla bilinirse Yüce Allah’a kul olmak ve Ona kulluk etmek insan için en büyük şeref ve rütbedir. Zira Yüce Allah evreni yoktan varetmiş ve ona harikulade bir düzen ve nizam kazandırmıştır. Bu duruma biz, çevremizi kuşatan evrende her an şahit olmaktayız. Nitekim Bakara suresi 164. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır.

Bunun ötesinde Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’in diğer ayetlerinde bizlere bu kulun yani insanın sahip olduğu üstün nitelik ve ayrıcalıkları da tek tek saymaktadır. Bunlardan bir kaçını, şu şekilde ifade edebiliriz:

Allah Teâlâ, insanın yaratılış aşamasında meleklerle arasında geçen o meşhur diyalogda, bu kulu yani insanı çok önemli bir kavramla nitelemiştir: Halife. Bakara suresi 30. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Rabbin meleklere «Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim» demişti.” Hakkında bazı ihtilaflar olmakla birlikte birçok alim, buradaki halife kavramını yeryüzünde Allah’ın temsilcisi, yani Onun emir ve buyruklarının yürütücüsü ve takipçisi anlamında almışlardır. Dolayısıyla insan, yeryüzünde mecazi anlamda Allah’ı temsil eden çok özel bir varlıktır.

Peki böyle bir ayrıcalığa sahip olan kimseler hangileridir? Sadece Peygamberler mi, yoksa alimler mi? Ayetteki ifade mutlaktır, yani onunla ilgili her hangi bir kayıt ve sınırlama yoktur. Dolayısıyla bu şerefe nail olma, potansiyel olarak her insanın hakkıdır. Önemli olan, bu konumun farkında olmak ve bunun gereklerini yerine getirebilmektir. Yani çevremizdeki en düşkün insanlar bile böyle bir yetkiye sahiptir, fakat ne yazık ki bunun farkında değiller. O halde bize düşen, bu kimselere sahip oldukları bu değerin farkına varmalarını sağlamaktır.

İkinci olarak İslam’a göre insan, aklını, fikrini kullanmayıp her şeye körü körüne boyun eğen bir kimse değil, bilakis cüz’î irade sahibi olan yani bazı şeyleri yapma veya yapmama hakkına sahip olan bir varlıktır. Diğer varlıklar, böyle bir ayrıcalığa sahip değildir. Örneğin; bir arslanın programı bellidir. Acıkınca avlanmak, doyunca dinlenmek ve üremek için çiftleşmek. Aynı şekilde bir papatyanın programı da bellidir. Belli bir mevsimde açmak, büyümek, tozlaşmak ve vakti gelince solarak çürümek. Onlar için ahlaki bir sorumluluk söz konusu değildir. Çünkü onlar, akıldan mahrumdur. Ama insan, akıl gücü sayesinde belli bir iradeye sahip olup, bunun doğal sonucu olarak belli bir ahlaki sorumluluk altındadır.

Peki insan, bu irade gücünü nereden almıştır? Onu diğer varlıklardan farklı kılan şey nedir? Bu konuda da bize ipucu veren ayetler mevcuttur. Şöyle ki, Secde suresi 9. ayette; “Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfürdü. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!” buyrulmaktadır.

Demek ki Yüce Allah, insana kendi ruhundan üflemiştir. Dolayısıyla ona bu üstün bir konumu kazandıran husus, kendisinde bulunan ilahi nefestir. Bundan dolayı olsa gerektir ki, sevgili Peygamberimiz, bir hadisi şeriflerinde insanı, örnek alması için doğrudan Yüce Allah’a yöneltmiş ve; “(Ey insanlar!) Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın,” buyurmuştur.

‘Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak’ ne demektir? Yani Allah mutlak adalet sahibidir, sen de adaletli ol. Allah mutlak ilim sahibidir, sen de ilim sahibi ol. Allah mutlak merhamet kaynağıdır, sen de merhametli ol…

İnsanın sahip olduğu bir diğer önemli ayrıcalık da, evrendeki canlı cansız her şeyin onun emrine âmâde kılınmış olması, yani onun hizmetine sunulmuş olmasıdır. Nitekim Hâc suresi 65. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Allah’ın yerde olanları ve emriyle denizlerde yürüyen gemileri buyruğunuz altına vermiş olduğunu; buyruğu olmaksızın yere düşmemesi için göğü O’nun tuttuğunu görmez misin? Doğrusu Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametli olandır.

Demek ki, canlı cansız tüm varlıklar insan için yaratılmış ve onun hizmetine verilmiştir. O halde onları koruyup kollamak ve sünnetullaha yani Allah’ın evrende varettiği yasalara göre işlemesini sağlamak bizim başlıca görevlerimiz arasındadır.

Sonuç olarak, sahip olduğu tüm bu özel vasıflar sayesinde, insanın sıradan bir varlık olmadığı anlaşılmaktadır. Yani başta okuduğumuz ayette belirtilen kulluk, sıradan değil, bilakis çok özel yetkilere sahip olan bir kulluktur.

Acaba insana bunca yetki neden verilmiştir? O, bunca özel imtiyazlarla niçin donatılmıştır? Bunun gerekçesini de, Ahzab suresi 72. ayetten çıkarmaktayız: “Doğrusu Biz, sorumluluğu (emaneti) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir; onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir.

Çünkü insan, çok ağır bir emanet yüklenmiştir. Yani o, çok büyük bir sorumluluk altındadır. Elbette Allah’ın yeryüzündeki vekili olmak çok büyük bir emanet ve sorumluluktur. Ama insan, bunun üstesinden gelebilecek bir donanımla donatılmıştır.

O halde bize düşen, insan olarak yeryüzünde sahip olduğumuz değer ve konumun bilincinde olarak Allah’a layık bir kul olabilmektir. Çünkü bu kulluk, sıradan bir kulluk değildir. Bilakis onun içinde Allah’ın yeryüzündeki vekili olmak, irade sahibi olmak ve evrendeki canlı cansız tüm varlıklara hükmetmek gibi başka hiçbir varlığın sahip olmadığı yüksek imtiyazlar vardır.