Dinlemek

Anlamak için, anlaşmak için dinlemek gerek.

***

 

Nedense insan, dinlemekten çok konuşmaya meyyaldir. Oysa konuşmaktan çok, dinlemek fazilet addedilir ki, el-hak doğrudur. Çoğu kişi neyi, nerede, nasıl konuşacağını bilmediğinden, belli bir süre sonra, ağzından çıkanlar sıkıcı hale gelir. Dikkat edilirse, “sözleri” yada “konuşması” demedim, “ağzından çıkanlar” demeyi yeğledim. Çünkü bir insan, uzun süre anlamlı, derinlikli, yoğunluklu bir biçimde konuşamaz. Bu, zihinsel olarak zordur, ayrıca sağlam bir birikim gerektirir. Dinlemesini bilmeyen, konuşmasını da bilmez. Şunu demek istiyorum: Dinlemek, bir kabiliyettir. İnsanlar konuşarak değil, dinleyerek öğrenirler. Dinlemek, bir öğrenme aracıdır. Konuşmak ise, böyle değildir. O, yani konuşmak, bir öğretme aracı olabilir. Fakat bu durum, konuşan kişinin zaman içinde iyi bir dinleyici olması neticesinde gerçekleşebilecek bir şeydir.

***

 

Dinlemek için susmak lazım, kulak vermek lazım.

Arapça susmak/sekete:sükût ile düşmek/sekata:sükût Latin harfleriyle yazıldığında, aynı harflerle yazılırlar. Bağlam dikkate alınmadığında, mananın uçup gitmesi bir yana, anlam karmaşası meydana gelir.

Sükût etmeyenler, edemeyenler, etmesini bilmeyenler, sükût ederler.

***

 

İnsanın, sözünün dinlenmesi, dinlenebilmesi için önce dinlemesi lazım.

Sonunda, işin sonunda, yolculuğun sonunda, hayatın sonunda inlememek için dinlemek lazım, Kutsal Kitabı dinlemek lazım, Kutlu Elçi’yi dinlemek lazım.

Elbette şunu daima aklımızda tutuyoruz: amaç salt dinlemek değildir, amaç dinlenilen sözün gereğini yerine getirmektir, söze, kelama hayat vermektir, can vermektir.

***

 

Çağdaş insanı, “dinlemesini bilmeyen insan” olarak tanımlasak, pek yanlış bir iş yapmış olmayız sanırım. Bu kadar hareketin, bu kadar hızın, bunca malumat akışının içinde bir insanı, bir sözü, bir sesi dinleyebilmek için durmak, kulak kesilmek lazım. Oysa durmak, beğenilen, tercih edilen bir eylem, bir davranış değildir. Çünkü durmak, gerilemek, geri kalmak olarak düşünülmektedir. Bir de dinlemek, edilgen bir hal olarak kabul edilmektedir. Her durum ve her yerde önde olması pohpohlanan insanın, dinlemeyi öncelemesi çok kolay değildir.

Bundan dolayı dinlemek, direnmektir.

İnsanın kendisine, kendi arzu ve isteklerine direnmesidir.

Nefsinin kışkırtmasına, şeytanın iğvasına, medya araçlarının ayartmalarına direnmesidir.

***

 

Unutmayalım ki, bizler, az söyleyip çok dinlemeyi, dinlediğinde can kulağı ile dinlemeyi, iki dinleyip bir söylemeyi, söz dinlemeyi salık veren bir toplumun fertleriyiz.

 

Görmek

Görmek, fizyolojik, biyolojik bir eylem midir?

İnsan, gözü, göz kapakları açık olduğu sürece, görmekte midir? Görmek için “olmazsa olmaz olan” nedir?

Görmekten kasıt nedir? Bakanlar, görenler midir?

Bu bağlamda soruları çoğaltmak mümkündür, her bir soru, yeni soru/n/ları beraberinde getirir.

***

 

Görmek, ince bir iş/çilik/tir, bilince dayalı bir edimdir, farkı, farklı olanı fark edebilmektir.

Görmek, hayatı, hayatın akışını yakalayabilmektir.

Görmek, olmak’a giden yolun önemli bir kavşak noktasıdır, erme’nin hazırlayıcısıdır.

Görmek, göksel bir bağıştır, ilahi bir armağandır.

***

 

İnsan, gören bir varlıktır.

İnsan, görünce aydınlanır.

İnsan, olayları örünce aydınlanır.

İnsan, görünce anlam kazanır, olayları örünce bir anlam ifade eder.

Aydınlatmak için aydınlanmak, aydınlanmak için de görmek lazım.

***

 

Görmek, bir göz işi değildir.

O, bir gönül işidir, gönülden bir iştir.

Gözü görmeyen nice Âdem vardır ki, gözü görenlerden çok daha iyi görmektedir.

Arifler, bunun için, “kafa gözü” ve “kalp gözü” diye bir ayrım yapmışlardır.

Kutsal Kitap, bunun altını çizmiş, “şüphesiz gözler kör olmaz, olsa olsa göğüslerdeki kalpler kör olur!” (Hacc: 46) tespitini yapmıştır.

***

 

Modern insan kör bir insandır, maddenin körelttiği bir acizdir.

İşin daha da vahimi, bu modern insanın, kör olduğunun farkında olmamasıdır, bu durumu bilmemesidir.

İlahî rehberlikten yoksun olandan daha kör, kim olabilir!

Nebevî kılavuzluktan bî-haber olandan daha kör, kim olabilir!

Bütün Elçiler’den, bütün İlahî Mesajlar’dan uzak düşenden daha talihsiz, daha şanssız kim olabilir!

***

 

Günümüzün insanı, haleflerine nazaran, oldukça şanssızdır.

Modernliğin ürettiği bunca kirliliğin içinde, iyiyi, doğruyu, güzeli, hakikati görmek gittikçe daha da zorlaşmaktadır. Görsellik arttıkça, görmek zayıflamaktadır.

Çağdaş insan, görselliğin kurbanıdır. Gördükleri, görmesi gerekenler değildir. O sadece kendisine gösterilenleri görebilmektedir.

Oysa sahih ve sağlam bir hayat, ancak modernliğin tortularından arınıldığında kurulabilir.

Düşünmek

İnsan, düşen bir varlıktır: cennetten dünyaya düşen bir varlık.

İnsan, düşleyen bir varlıktır, geleceğini kuran, planlayan, gerçekleştiren bir varlık.

İnsan, düşünen bir varlıktır.

Düşü olmayanın, düşüncesi olmaz, olamaz. Bir düş peşindeyseniz, o düşünüz sizi çeşitli yollara, derin dertlere, farklı hallere, yorucu ama aynı zamanda lezîz gayretlere düşürür.

***

İnsanı, canlılar arasında ayrıcalıklı kılan şey, onun düşünme yeteneğine sahip olmasıdır.

Düşünmek, büyük bir nimettir.

Düşünebilmek, düşünmeyi bilmek, Allah’ın büyük ihsan ve ikramlarındandır.

Peki, bu yetiyi taşıyan biz insanlar, bu melekenin hakkını gerçekten verebiliyor muyuz?

Şu soru üzerinde bir düşünelim:

“Allah bu imkânı, bu kabiliyeti biz insanlara niçin vermiştir?”

***

Düşünmek, sıradan, bayağı, gelişigüzel bir şey değildir.

0, bilinçli bir eylemdir.

Bununla neyi kastediyoruz?

Şunu: Hayatı, hayatın akışını, bu akış içindeki değerleri ve değersizlikleri, bu akışa anlam katmayı kastediyoruz. İnsanı, insan ilişkilerini-ilişkisizliklerini, insana, çevreye, dine ait duyarlılıkları-duyarsızlıkları kastediyoruz. Geçmişin getirdiği olumsuzlukları, modernliğin ürettiği insandışılıkları, sözüm ona bilginin kirlettiği ruhları kastediyoruz. Bunlar üzerinde düşünmeyi kastediyoruz yani. İyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, doğru ile yanlışın, hak ile bâtılın belirgin ve net bir şekilde ortaya konabilmesi, “sağlıklı” bir düşünme ameliyesine bağlıdır.

Altını çizelim: “sağlıklı bir düşünme”. İstediğiniz kadar bilgi, duygu (buradaki duygu, “duyarak öğrenme” anlamında olduğuna işaret edelim.), düşünce sahibi olunuz, sağlıklı bir düşünme yönteminden, kabiliyetinden yoksunsanız, işlevsiz, fonksiyonsuz bir edimde bulunursunuz.

***

Şu soruyu önce kendimize, sonra da çevremizdekilere soralım:

“Dert olarak kabul ettiklerinizi on madde halinde bana söyleyebilir misiz?”

Şundan emin olunuz ki, vereceğiniz ve alacağınız cevaplar içinde, düşünme diye bir derdi olan çıkmayacaktır.

Çünkü böyle bir dert kategorisi yoktur halkımızın zihninde.

Oysa düşünmek, varoluşsal bir eylemdir, ekzistansiyal bir tutumdur.

Varlığı anlamak, anlamlandırmak için “düşünmek”ten başka bir yol yoktur.

Okumak

Okumak, bir davete icabet etmektir, yazarın çağrısına kulak vermektir.

Okumak, bir oku/ntu/dur.

Okumak, kendini bilmek, kendini tanımaktır.

Okumak, hayatın ve zamanın farkında olmaktır.

Okumak, var olmaktır, varlığı hissetmektir.

Okumak, öğrenmenin ve öğretmenin, anlamanın ve anlatmanın olmazsa olmazıdır.

Okumak, bilinçli bir tercihtir, bilinçli bir eylemdir.

***

Okuyan insan, hedefe yönelmiş bir ok gibi sağa sola sapmadan, doğruya doğru yol alan insandır.

Okuyan insan, hedefi olan, o hedefe doğru yola çıkan, yolda olan insandır.

Okuyan insan, bir yolcudur, bir yol eridir, yolun eridir, hak ve hakikat yolunun eridir.

Okuyan insan, erendir, verendir, elindeki oku atmak için elindeki yayı gerendir.

O, bir metafizik gerilimin içindedir, onun kapsama alanında pişmeye, yanmaya, olmaya, onmaya revan olandır.

O, hakikat ağacının dallarına konacak, oradan bir hak ve hakikat eri olarak bütün varlığa konuşacak, tüm mevcudata seslenecektir:

“Ey bütün varlığın kendisi için yaratılan insan!

İçinde bulunduğun gafletten uyan!

Ses ver, mutlaka olacaktır seni bir Duyan.

Yılma, durma, yürü ve Hakk’a dayan!

Her yerde, her zaman yardımcındır seni Yaratan.

 

***

Hayattaki en boş, en anlamsız, en yersiz soru, “Boş zamanlarında ne yapıyorsun?” sorusudur.

Bu, boş insanların, boşlukta yüzenlerin, boşta kalanların, içi boşalanların, içi boş olanların manasız bir sözüdür.

Dikkat isterim efendim: “Kitap okumak, değersiz bir vakitte yapılacak bir iş değildir!” O, soylu ve kutsal bir eylemdir, özen ister, dikkat ister.

Hiç kitap okuyan insanın zamanı boş olur mu? O, zaten okuyarak zamanına, en büyük anlamı katmış, onu değerli kılmıştır.

Okumak, zamanı bir kılıç gibi, bir silah gibi kuşanmaktır.

Okumak, ölü ruhların damarlarına iksirdir.

Okumak, âb-ı hayattır, hayatın özüdür, özsuyudur.

Okumak, sudur; susuz, hayat olmaz.

***

Bir de.

“Okul”un okumakla bir alakası yoktur; o, yabancı, garip, işgalci bir sözcüktür.

O, mektebin (yazı yazılan yer), medresenin (araştırma/inceleme yapılan yer) yerini gasp etsin diye ithal edilmiştir.

Böyle bilinsin!

 

 

Yazmak

 

‘Söz uçar, yazı kalır’ demiş atalarımız.

O halde yazıyoruz.

 

***

 

Yazı yazmak, insanî bir eylemdir, insanca bir edimdir.

Yazmak, bir duyguyu, bir düşünceyi, bir eylemi, bir tavrı, bir tepkiyi kalıcı kılmaktır.

Yazmak şahitliktir, hayata, yaşanılanlara, acılara, mutluluklara, mutsuzluklara, akan kana, dökülen gözyaşına, çekilen çileye kayıtsız kalmamaktır.

Yazmak, paylaşmaktır, düşünceyi, ruhu, aşkı, heyecanı, umudu, ve dahi acıyı, kederi, hüznü, üzüntüyü paylaşmaktır.

Yazmak var olmaktır, varlığı anlamaktır, anlatmaktır.

Yazmak, hissetmektir, hissettirmektir; hisseden bir varlık olan insanın varlığının zorunlu bir sonucudur.

Yazmak bir derdin, bir davanın, bir gayenin, bir aşkın sonucudur. Şimdiye değin, derdi, davası, gayesi, aşkı olanlar yazmıştır, bundan sonra da onlar yazacaktır.

 

***

 

Yazı ilahi bir lütuftur, semavi bir armağandır.

Yazı tarihtir, yazı edebiyattır, yazı sanattır.

Yazı bir tavırdır, bir bilincin tezahürüdür.

 

***

 

Bizce ‘yazının icadı’ yoktur, yazı insan/lık kadar eskidir, insanla birlikte ‘var kılınmıştır’. Hayatın merkezine lâ-dînî değerleri koyan batılı insan, yazıyı kendisinin icat ettiği vehmine kapılmıştır.

Biz, kaleme yemin eden, kalemle öğreten bir Yaratıcı’nın, yazıyı da, yazmayı da öğrettiğine iman ederiz. Her şeyi, varlığı, yaşamayı, üretmeyi, toprağı işlemeyi, yazmayı, okumayı, hakkı hukuku öğreten, belleten O’dur.

Yazmak, O’nu anlattığı oranda değerlidir, O’nun elçisini anlattığı zaman anlamlıdır. O’nunla yükselir, O’nsuz alçalır. Yazıda O varsa, her şey yerli yerindedir, O yoksa, her şey eksiktir, fuzulidir.

Geçmişte O’nsuz olmamıştır, bugün O’nsuz olmamaktadır, gelecekte de O’nsuz olmayacaktır.

O halde O’nun adıyla.