Küreselleşme-Evrenselleşme ve Etik

Küreselleşme adı altında sürdürülen tartışmalar, küreselleşmenin ne olduğuna ve ne zaman ortaya çıktığına ilişkin bir mutabakat olmadığını bizlere göstermektedir. Küreselleşme konusunda çalışmalarda bulunan Roland Robertson bu kavramı dünyanın küçülmesi ve bir dünya bilincinin oluşması olarak tanımlanmaktadır. Çağdaş düşünürlerden Marshall McLuhan, bu olguya işaretle insanlar arasında bilgi akışının hızlanmasıyla insanların fiziki mekân algısının küçüldüğüne işaret etmekte ve gelişen iletişim teknolojilerin dünyayı, evreni ve insanı anlamak ve anlamlandırmakta yeni bir yaklaşım oluşturduğuna işaret etmektedir. Anthony Giddens ise küreselleşmeyi modernliğin bir sonucu olarak tanımlamaktadır. Ona göre bu süreç salt bir finans etkinliği olmanın ötesinde birbiriyle bağlantılı, birbirini şekillendiren; siyasal, teknolojik ve kültürel bir olgu olarak değerlendirilmelidir.

Her şeyden önce bu süreç, bilgi teknolojilerinin gelişimi ile içerdiği siyasal, ekonomik ve kültürel unsurlarla tek bir boyutta ortaya konulabilecek bir tanım getirme çabasını dışarıda bırakmaktadır. Küreselleşmeye ilişkin zengin ve bir o kadar da karmaşık literatürün varlığı, epistemolojik olarak bu süreci açıklamaya yönelik çabaların netliğe kavuşturulamamasından kaynaklanmaktadır.

Küreselleşme süreci gelişen teknoloji ve iletişim araçlarının yaygın olarak kullanımıyla bütün dünyanın, zihinlerde küçülmesine yol açmış ve tek boyutlu bir evren telâkkisinin oluşmasına yönelik çabalara zemin hazırlamıştır. Bu yönüyle, sürecin öne çıkardığı homojen anlayış sadece ön planda yer alan iktisadî değerlerin değil, her toplumun kendine özgü kültür ve değer öğelerinin de tek biçimli yapılara dönüşmesine de zemin hazırlamaktadır. Bu açıdan dünyanın küçülmesi doğal bir süreç olmanın ötesinde oluşturulan bir süreç olarak da değerlendirilebilir.

Batı merkezli küreselleştirici süreçte kimliklerini ve hedeflerini tam olarak ortaya koyamadığımız pek çok aktör rol almaktadır. Bu aktörlerin etkisiyle küreselleşme anahtar bir kavram olarak sürekli karşımıza çıkmakta, sosyo-politik çözümlemelerden, sinema sektörüne, müzikteki yeni akımlardan, insanın tüketim alışkanlıklarına ve hayat tarzlarına, bütün kültürel dokularına, dinî telakkilere kadar derinden etki etmektedir. Küresel söylem aynı ekonomik değerlerin, aynı ekonomik reçetelerin, değerlerin, hatta aynı damak zevkinin, moda anlayışının oluşumu doğrultusunda çabalar ortaya koymaktadır. Bundan dolayı küreselleşme maddî, ekonomik, kısaca ifade etmek gerekirse fizikî dünyamızın dönüştürülmesinin yanı sıra, bundan da önemli olarak insanın manevî dünyasına yönelik tek biçimli, dayatmacı bir anlayışı da öne çıkarmaktadır.

Küreselleşmenin olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak ancak “yerel” leşmek, lokalleşmek ile mümkün gözükmektedir. Bu açıdan kürselleşme pozitif bir bakış açısıyla alt kültürlerin kendi heterojen yapılarını muhafaza ederek sağduyulu bir küresel bilinç oluşturulmasına, “yerel”in sesini küreye duyurmanın imkânını potansiyel olarak barındırmaktadır. Bu açıdan küreselleşme gelişen iletişim teknolojilerinin imkânları doğrultusunda yerel değerlerle evrensel değerlerin buluşmasına zemin sağlamaktadır

Evrensel değerlerin neler olabileceğine yönelik epistemolojik arayışlarda mevcut kültür ve medeniyetlerin kimliğini oluşturan hak, adalet, inanç ve fikir özgürlükler gibi değerlerin homojenleştirilmeden, dönüştürülmeden bu sürece katkı sağlayacak kaynaklar olarak ele alınması elzemdir.

Bu açıdan kendi kültürümüzden, evrenselleştirilebilecek kendi bakış açımızdan, geçmişten günümüze uzanan evrensel medeniyetler kurmamızdaki tarih tecrübemizden kaynağını alacak evrensel bir ahlâkî sorumluluk bilinci oluşturulması, yaşanan küresel problemlerin aşılmasında önemli bir katkı sağlayabilecektir. İnsanlığın yaşadığı olumsuz pek çok sorundan kurtulmasının yolu, kendi değerlerimizin, yerel unsurlarımızın evrenselleşerek, kimliklerimizin muhafazasıyla oluşacak bir süreçte mümkün olabilecektir. Bu etik sorumluluğun hayata geçirilmesi ancak küresel süreç içindeki belirleyici olan aktörlerden biri olmamızla mümkün gözükmektedir.

Evrensellik değer bilinci taşıyan, ahlâkî erdemleri yaşayan insanın evrenselliğidir. Bundan dolayı, evrenselleşmek, kendi medeniyetimize ait evrensel değerlerin; hak, adalet, inanç ve fikir hürriyeti vb değerlerimizi bütün bir insanlığın değer ve gönül dünyasına açmamız ile mümkün gözükmektedir.

İslâm ve İnsan Hakları Üzerine

Günümüzde üzerinde durulan önemli problemlerden birini insan hakları ve insan haklarına yönelik ihlallerin nasıl önlenebileceği oluşturmaktadır. İnsan hakları bireylerin yalnızca insan olmalarından kaynaklanan haklarıdır. İnsan hakları, insanı insan yapan ve insanın sadece insan olarak herhangi bir şarta bağlı olmadan doğuştan sahip olduğu dokunulmaz, vazgeçilmez, devredilemez ahlâkî nitelikli değerlerdir. İnsan hakları kişinin sadece biyolojik bir varlık olmanın ötesinde, maddi boyutunu aşan, asıl varoluşunu niteleyen, “değerlere” vurgu yapmaktadır. Bu anlamda insan haklarını, insan değerini korumayı ve insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesini amaçlayan normlar olarak değerlendirmemiz mümkündür. Günümüzde insan hakları antlaşmalar, anayasalar ve yasalarla hukuk kuralları haline getirilmiştir. İnsan hakları kavramı, insanı kuşatan en geniş kapsamlı ifadedir. İnsanın “insan” olmak sıfatıyla sahip olduğu bu haklar hangi coğrafya ve ülkede yaşarsa yaşasın, seçme ve seçilme gibi bir ülkenin vatandaşlarının kullanabileceği vatandaşlık haklarının ötesinde insana özgü, kişi hak ve hürriyetleridir.

Küreselleştirici sürecin ortaya çıkardığı yeni durum yıllarca kendi içine kapalı bir yaşam sürdüren kültürlerin ve değerlerin, karşılaştığı yeni kültür ve değerlerle çatışkısını, gerilimini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca küresel söylemin ifade etmeye çalıştığı dünyanın küçülmesi olgusu, netice itibariyle, yaşanan bu çatışmaların çözümünde küresel söylemin ifade ettiği tek biçimliliğin dışında, ortak bir bilinç oluşturulması zaruretini doğurmaktadır. Bunun en açık göstergelerinden birini uluslar arası bir boyutta öne çıkan insan hakları konusundaki küresel boyuttaki uygulama ve anlayışlarda görmek mümkündür. Tarihi süreç içersinde insan hakları kavramının geçirdiği serüven göz önüne alındığında insan hakları kavramı bir “ideali” ifade etmektedir. İnsan hakları bu açıdan “olanı” değil “olması gerekeni” ifade etmektedir. İnsan yaradılıştan taşıdığı bu haklarla diğer insanlarla eşit ve denk tutulmakta; ırk, cins, renk, dil ayrımına tabii tutulmaksızın; kişiyi bu haklardan mahrum bırakacak her türlü imtiyazın ve ayrımcılıkta bulunulmamasını ifade etmektedir.

İnsanın sadece ve sadece insan olmasından kaynağını alan, insan olmanın tabiatından kaynaklanan bu haklar “tabii haklar” olarak adlandırılır. Bu anlamda “tabii hak” varlığın doğası gereği sahip olunan, evrensel haklardır.

İnsan hakları kavramı, hak, hürriyet, eşitlik gibi kavramlarla yakından ilgilidir. Bu kavramlar her medeniyet ve kültür ortamında farklı tanımlamalarla karşımıza çıkmaktadır. Farklı bir ifadeyle, İnsan hakları, bu kavramların muhtevasına yönelik tanımlamaların serüvenini içermektedir.

İnsan haklarına ilişkin ahlâkî doğa, insanın yaratılıştan getirdiği “insan doğasını” geliştirmesini bu vasıfları ile insana, insan onuruna yakışır bir hayat sürdürme olanaklarını hayata geçirmeyi ifade eder. Bu açıdan insan haklarını, insan onuruna yakışır bir hayat sürdürmek için ortaya konulan siyasi talepler olarak da değerlendirmemiz mümkündür. Nitekim bu talepler insanın toplumsal bir hayat içersindeki konumunu, statüsünü, ihlal edilmemesini talep ettiği hakları içermektedir. Devlet temelde bu insanın vazgeçilmez haklarını güvenceye almakla mükelleftir.

İnsanın sahip olduğu ahlâkî doğa, insan yakışır bir hayat sürdürme talepleri, bu hakların insan için gerekliliğine işaret etmektedir. İnsan hakları, geçmiş dönemlere kıyasla çok büyük ve hızlı değişimlerin yaşandığı günümüz dünyasında büyük öneme sahiptir. Çağın problemleriyle yüz yüze kalan, savaşların, adaletsizliklerin, fakirliğin, hoşgörüsüzlüğün ve sevgisizliğin öne çıktığı dönemlerde, ahlakın öznesi olarak insanın evrensel ahlâkî değerleri hayatına yansıtmasında, bu hakların varlığına, yaptırım gücüne ihtiyacı bulunmaktadır. Bu yönüyle insan hakları evrensel değerler olma niteliğine sahiptir.

İnsan haklarını sadece Batı dünyasına ait bir olgu, Batı dünyasının bahşettiği bir değer olduğu iddiası, Batılılaşmayı, çağdaşlaşma, insan haklarına sahip olma ile özdeşleştirmektedir. Dolayısıyla bu sürecin dışında kalma, kendiniz olma insan haklarından uzak kalmayı, köleleşmeyi ifade etmektedir. Bu ikilem günümüz insanının karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan birini oluşturmaktadır.

İslam’da bütün hak ve hürriyetler insana yaratıcısı tarafından verilmiştir. İslam İnancına göre bu haklar insana bir amaç ve gaye için verilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de insan hakları Yaratıcının insanlara bir lütfü olarak ifade edilmiştir. Allah inancı, varlığın kendisiyle varlık kazandığı, değerin değerini kendisine borçlu olduğu nihai, aşkın varlıktır. Bu yönüyle din, insana varlığın ve değerin anlamı hakkında kuşatıcı bir çerçeve sunar. Dünyanın farklı köşelerinde yaşayan insanlar, İslam’ın temel inanç ve uygulama esaslarını, kendi kültürleriyle yoğurmuş, şekillendirmişlerdir. Bunun sonucunda farklı pek çok kültürü içersinde barındıran zengin bir İslam medeniyeti ortaya çıkmıştır. Bu açıdan Müslümanlar kendi aralarındaki farklılıklara bir zenginlik olarak bakabilmişlerdir.

İnsan hakları konusunda özellikle Batı düşüncesi etkisinde kalarak hazırlanan eserlerde haklar farklı kısımlara ayrılarak tasnif edilmektedir. Birinci kuşak haklar, ikinci kuşak haklar ve üçüncü kuşak haklar olarak tasnif edilen bu haklar dönemlere ait bir hak anlayışı sınıflandırmasını yansıtmaktadır. Fakat bu hakları belirleme ve ifade etmede seküler tavır ile dinî tavır arasında bazı önemli ayrımların bulunduğunu vurgulanmalıdır. Mesela kişisel hürriyetler Batı dünyasında kişinin başkasına zararı dokunmadan istediği gibi eylemesini ifade ederken İslam dünyasında bu hakların kullanımında hem kendisine hem de başkasına zararı olmamasını içerdiği gibi vahyi ilkelere de aykırılık içermemesi gerekmektedir. İslam dünyasında insan hakları ve hürriyetleri konusundaki temel kaynak Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in açıklamaları ve uygulamalarıdır. İslam dünyasında Müslümanlar her alanda olduğu gibi hakların hayata geçirilmesinde ve tanınmasında Hz. Peygamber’i ve onun uygulamalarını esas almaktadır. İslam dünyası Kur’an ve Sünnet ışığı altında tarihi içersinde insan haklarını koruma ve geliştirme konusunda başarılı uygulamalar ortaya koymuştur. Hayat hakkı ve yaşama hürriyeti, din ve vicdan özgürlüğü, kadın hakkı, eğitim hakkı ve benzeri haklar konusunda kendi geleneğimizde önemli başarılar yer almaktadır. Bu olgu toplum hayatının her alanında uygulanabilir ve sürdürülebilir bir hak anlayışını değerler manzumesini somutlaştırmaktadır.

İslam dinin getirdiği dinamik toplumsal değişimin anlam ve mahiyetini kavramak için nasıl bir toplumsal zemin içersinde bir zihinsel dönüşümün gerçekleştirildiğinin analizine ihtiyaç bulunmaktadır.

Batı dünyasında özellikle 1215 Magna Carta ile başlayan ve yüzyıllarca süren bir mücadele sonrasında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 1948 yılında uluslararası hukukun bir konusu haline gelmesine rağmen; insan hak ve hürriyetlerinin temelini oluşturan eşitlik, kardeşlik hürriyet, adalet, can güvenliği, mülkiyet hakkı, şeref ve haysiyetin korunması, aile ve kadın hakları, insan sorumluluk ve görevleri, ekonomik ve sosyal haklar İslam dünyasında Asr-ı Saadetten bu yana 14 asırdır uygulanmaktadır.

İnsan hakları uluslararası belgelerle ifade edilmeye çalışılan evrensellik iddialarına rağmen farklı kültür ortamlarında aynen kabul edilmemiş, çeşitli çekincelerin konulması sonucu kısmen kabule mazhar olmuştur. İnsanlık yeni evrensel bildirgelere ihtiyaç duymaktadır. Fakat bunun kaynağının kendi kültürel dokusundan uzak ilâhî hikmete aykırılık içermemesi gerekmektedir. İnsan haklarının tesisi küresel sömürünün, çıkar hesaplarının, egemenlik arayışının aracı kılınmamalıdır. İnsan haklarının bütün insanlar için bir anlam ve değerinin olması isteniyorsa bunun sloganlaştırılmış içi boş kavramlarla, anlamı açık olmayan kapalı ifadelerle sağlanması mümkün değildir. Bu ancak her kültürün ve medeniyetin katılımı ve desteğiyle sağlanacaktır. İnsan hakları arayışı, kültürlere kendi değerlerinden kopuk farklı adresler göstermek olmamalıdır. Ahlaki muhtevasından koparılmamış, dayatmacı olmayan, bir insan hakları arayışı şüphesiz yaşadığımız kürenin bugünkü halinden daha yaşanabilir olmasının teminatı olacaktır.

Müslümanlar insan hakları konusunda Batı’dan asırlarca önce bu değerlere sahip olup hayata geçirmelerine rağmen maalesef, bunları sistematize edip geliştirerek, dönemin şartlarına adapte edecek bir yapıya ulaştıramamışlardır. Çağın idrakine bunu yansıtacak bir anlam muhtevayı kazandırmak bizlere düşen bir ödev olarak gözükmektedir.

İnsan haklarının gerçekte ne olduğu, bu hakların ne türden güvenceleri içerdiği, kişilere hangi araçlarla koruma sağladıkları konusu tam bir açıklığa kavuşturulamamıştır. Toplumlar arasındaki siyasi ve dinî çekişmeler pratikte bu tür uygulamaların tam olarak ne ölçüde gerçekleştirilebildiğini bir problem olarak karşımıza çıkarmaktadır. Günümüzde yaşanan insan hakkı ihlalleri ve bu konuda uygulamaya sokulamayan uluslararası yaptırımların esikliği bunun en açık göstergeleridir.

Küreselleşme süreci ile birlikte siyasi alanda yaşanan belirsizlikler, devletlerin daha küresel olduğu söylenen demokrasiye dönüştürülme yolunda ortaya konan hedefler, devletlerin küresel boyuttaki şirketler karşısında daha minimalize edilmesi, kamunun küçültülmesi, devletin koruması ve gerçekleştirmesi için çaba göstermesi gereken hakları nasıl tesis edebileceğini bir sorun olarak ortaya çıkarmaktadır. Küreselleştirme süreci, insanlığın ortak birtakım değerler etrafında bir araya gelmesini amaçlamaktadır. Bu sürecin ortaya çıkardığı bir gerçek de günümüzde hiçbir toplumun kendi içine kapanarak kendisini bu sürecin dışında tutmasının mümkün olamamasıdır. Bunun en açık örneğini insan hakları konusundaki yaklaşımlarla gözlemlemekteyiz. Küreselleştirici süreç, homojen yapılanmayı sadece ekonomik, siyasi alanlarda değil; dil, kültür, din, insan hakları gibi sahalarda da öne çıkarmaktadır. Burada kendi medeniyetimize ait önemli bir farklılığı vurgulamak açısından belirtmeliyiz ki, küreselleşmenin homojen bir kültür yapılanmasını öngördüğü yerde, İslam kültür ve medeniyeti bütün asırlar boyunca heterojen bir kültürel yapılanmayı öne çıkarmıştır.

İnsan hakları belirli toplumlara has değer yargılarının dayatılması ile değil bölgesel ve milli özelliklerin; farklı tarihsel, kültürel ve dinî geçmiş göz önünde bulundurularak, her kültürün vereceği katkılarla, katılımla oluşturulmalıdır. Evrensellik iddiası ancak bu tarz bir yaklaşımla gerçekleştirilebilecektir. İnsan hakları olmuş bitmiş bir sürecin değil dinamik, canlı bir kavramın ifadesidir.

İnsan, bir ahlâk varlığıdır. İnsanı insan kılan, daha farklı bir deyişle onun var oluşunu betimleyen, ondan ayrı düşünemeyeceğimiz temel niteliklerinin başında onun bir ahlâk varlığı olması gelmektedir. İnsan hakları da temelde bir ahlak problemidir. Bu nedenle ahlâkî bir yaklaşımı öne çıkarmadan bu problemi çözüme kavuşturmak mümkün gözükmemektedir. Burada temel sorun ise bu ahlâkın kaynağının ne olacağı sorusudur. İnsanların içselleştiremediği, yaptırım gücünün olmadığı; manevi ve dinî değerlerden mahrum bir ahlâkın anlamsız olacağı açıktır. İnsan hakları ihlallerinin hala günümüzde yaşanıyor olması bunun en açık örneğidir.

Paradoksal bir biçimde küreselleşmenin olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak ancak “yerel”leşmek, lokalleşmek (glokalleşme) ile mümkün gözükmektedir. Kimliksizleşerek evrenselleşmek mümkün değildir. Bu açıdan İslam dini gerek ahlâkî boyutu, gerekse hayat içerisinde dâhil olduğu boyutlarıyla küresel postmodern söylemin karşısında, onun değerler sisteminin karşısında, kendi varlık yapısıyla yer almaktadır. İnsan hakları konusunda kendi kültürümüzden, dinî değerlerimizden kaynağını alan yeni bir söylem üretmenin gerekliği açıkça kendini göstermektedir.