İlahiyatlı Olma Bilinci -III-

Üçüncü örneğimiz Bosna’dan. 1. Mart 1992’den 14 Aralık 1995’e kadar Avrupa’nın göbeğinde bir savaş oldu ve Sırplar 100.000’den fazla insanın canına kıydı. Boşnaklar Müslüman Sırplar ise Hıristiyandı. Savaş öncesinde Yugoslavya’da Tito yönetiminde kominizim rejimi vardı ve din hayattan çıkarıldığı için pek çok Sırp Boşnak evliliği gerçekleştirilmişti. Savaş aile hayatında ve toplumda din birliğinin ne kadar önemli olduğunu çok açık bir şekilde göstermiş oldu. Savaş sonrasında Sırp Boşnak evliliği yapmış10.000’i aşkın aile mahkemelere boşanma davası açtı.
Şimdi düşünelim: Ülkemizde dış mihrakların oluşturup destekledikleri kanaatinde olduğum etnik temele dayalı bir terör hareketi 40 yılı aşkındır faaliyetini sürdürmektedir. Şunu iftiharla söylemeliyiz ki, bu kadar süre zarfında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine gerekçesi “farklı etnik kimliği olan biriyle evlenmiş olmak” olan tek bir boşanma davası açılmış değildir. Sebebi gayet açıktır. Anadolu insanının en önemli birleştirici mayası Müslüman olmaktır. Bundan dolayı şer güçlerin özellikle ülkemizin bazı bölgelerinde misyonerlik faaliyetlerini artırdığını da biliyoruz. Çünkü din ayrılığının pek çok ayrılıklara sebep olduğunu onlar çok iyi bilmektedirler. Bu oyunu bozacak olanlar da İslam dininin hizmetkârı olan ilahiyatçılardır. Ülkemizin birlik ve bütünlüğünün, insanlarımızın kardeşçe bir ve beraber yaşamasının en önemli yapı taşları ilahiyatçılardır. Özellikle yurdumuzun çeşitli yörelerinde farklı etnik kimliklerden oluşan din görevlileriyle yaptığım seminer çalışmalarında sözünü ettiğim mayanın ya da bu yapı taşlarının ne kadar sağlam olduğunu bizzat müşahade ettiğim için bu güne kadar hiç ye’s hali yaşamadım.
Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Bunları nakletme amacım hangi konumda olursa olsun din hizmetini yüklenecek olan ilahiyat öğrencilerimizde bir farkındalık oluşturmaktır. Çünkü insan unutkan ve alışan bir varlıktır. Zaman zaman bulunduğu hali kanıksayarak ne kadar önemli bir misyon yüklendiğini unutabilmekte ve farkındalığı kaybedebilmektedir. Dünyevileşmenin arttığı, ihtiyaçların ve beklentilerin çoğaldığı günümüzde rızık endişesi bazen hizmet bilincinin önüne geçebilmekte ve dolayısıyla din hizmetkârının edinmesi gereken ilmi donanımı da olumsuz etkileyebilmektedir.
İşte tam bu noktada çok uzağa gitmeden yakın tarihimizde dine hizmet aşkını her türlü dünyevi değerin üstünde tutmuş ve bize bu emaneti çok zor şartlar ve kısıtlı imkanlara rağmen bize bu emaneti ulaştırmış bazı hizmet erlerinden, onların aşk, iştiyak ve heyecanından bahsetmek yerinde olacaktır.
Eskişehir’e 7 km mesafede Muttalip kasabasındanım. Kasabamızda Hacı Hilmi Efendi isminde bir Nakşî şeyhi vardı. Vefat ettiğinde ben yedi yaşındaydım. Kendisini hayal meyal hatırlasam da onun Kur’an hizmetlerini akrabalarımdan ve onu tanıyan kimselerden defalarca dinledim. Yüzlerce hafız yetiştirmiş, Rahmetli Bediuzzaman Said Nursi de onun hafızlık icazeti merasimlerinden ikisine katılmış. Vefat edeli 51 yıl oldu, hala rahmetle anılır.
Gelecek sayıda buluşmak üzere.

İlahiyatlı Olma Bilinci -II-

Üçüncü örneğimiz Bosna’dan. 1. Mart 1992’den 14 Aralık 1995’e kadar Avrupa’nın göbeğinde bir savaş oldu ve Sırplar 100.000’den fazla insanın canına kıydı. Boşnaklar Müslüman Sırplar ise Hıristiyandı. Savaş öncesinde Yugoslavya’da Tito yönetiminde kominizim rejimi vardı ve din hayattan çıkarıldığı için pek çok Sırp Boşnak evliliği gerçekleştirilmişti. Savaş aile hayatında ve toplumda din birliğinin ne kadar önemli olduğunu çok açık bir şekilde göstermiş oldu. Savaş sonrasında Sırp Boşnak evliliği yapmış10.000’i aşkın aile mahkemelere boşanma davası açtı.
Şimdi düşünelim: Ülkemizde dış mihrakların oluşturup destekledikleri kanaatinde olduğum etnik temele dayalı bir terör hareketi 40 yılı aşkındır faaliyetini sürdürmektedir. Şunu iftiharla söylemeliyiz ki, bu kadar süre zarfında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine gerekçesi “farklı etnik kimliği olan biriyle evlenmiş olmak” olan tek bir boşanma davası açılmış değildir. Sebebi gayet açıktır. Anadolu insanının en önemli birleştirici mayası Müslüman olmaktır. Bundan dolayı şer güçlerin özellikle ülkemizin bazı bölgelerinde misyonerlik faaliyetlerini artırdığını da biliyoruz. Çünkü din ayrılığının pek çok ayrılıklara sebep olduğunu onlar çok iyi bilmektedirler. Bu oyunu bozacak olanlar da İslam dininin hizmetkârı olan ilahiyatçılardır. Ülkemizin birlik ve bütünlüğünün, insanlarımızın kardeşçe bir ve beraber yaşamasının en önemli yapı taşları ilahiyatçılardır. Özellikle yurdumuzun çeşitli yörelerinde farklı etnik kimliklerden oluşan din görevlileriyle yaptığım seminer çalışmalarında sözünü ettiğim mayanın ya da bu yapı taşlarının ne kadar sağlam olduğunu bizzat müşahade ettiğim için bu güne kadar hiç ye’s hali yaşamadım.
Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Bunları nakletme amacım hangi konumda olursa olsun din hizmetini yüklenecek olan ilahiyat öğrencilerimizde bir farkındalık oluşturmaktır. Çünkü insan unutkan ve alışan bir varlıktır. Zaman zaman bulunduğu hali kanıksayarak ne kadar önemli bir misyon yüklendiğini unutabilmekte ve farkındalığı kaybedebilmektedir. Dünyevileşmenin arttığı, ihtiyaçların ve beklentilerin çoğaldığı günümüzde rızık endişesi bazen hizmet bilincinin önüne geçebilmekte ve dolayısıyla din hizmetkârının edinmesi gereken ilmi donanımı da olumsuz etkileyebilmektedir.
İşte tam bu noktada çok uzağa gitmeden yakın tarihimizde dine hizmet aşkını her türlü dünyevi değerin üstünde tutmuş ve bize bu emaneti çok zor şartlar ve kısıtlı imkanlara rağmen bize bu emaneti ulaştırmış bazı hizmet erlerinden, onların aşk, iştiyak ve heyecanından bahsetmek yerinde olacaktır.
Eskişehir’e 7 km mesafede Muttalip kasabasındanım. Kasabamızda Hacı Hilmi Efendi isminde bir Nakşî şeyhi vardı. Vefat ettiğinde ben yedi yaşındaydım. Kendisini hayal meyal hatırlasam da onun Kur’an hizmetlerini akrabalarımdan ve onu tanıyan kimselerden defalarca dinledim. Yüzlerce hafız yetiştirmiş, Rahmetli Bediuzzaman Said Nursi de onun hafızlık icazeti merasimlerinden ikisine katılmış. Vefat edeli 51 yıl oldu, hala rahmetle anılır.

İlahiyatlı Olma Bilinci -I-

Düşüncelerimizi üç ana başlık altında yazmaya çalışacağız: Biz neye yararız? Sorunlarımız neler? Ve sorumluluklarımız.

Biz neye yararız?

Üç örnekle başlayalım. Yıl 2000. Arjantin’de ekonomik bir kriz olur. Kişi başına düşen milli gelir 8000 dolar civarında olduğu halde ülkede yağmalanmadık dükkân kalmaz. Yıl 2001. Türkiye’de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in başbakan Bülent Ecevit’e anayasa fırlatmasıyla ekonomik kriz başlar. Kişi başına düşen milli gelir 1500 dolar civarındadır. Ülkede tek bir dükkân yağmalanmaz. Bunda pek çok sebep sayılabilir. Ama birinci sebep ilahiyat ve Diyanet camiasıdır. Onların anlattığı “haram yemek ateş yemeğe denktir” içerikli irşad ve eğitim faaliyetidir ki, sözünü ettiğimiz sonuç bu sayede gerçekleşmiştir. O halde ülkemizde ekonomik faaliyetlerin huzurlu ve verimli yapılmasında birinci etken kul hakkı merkezli yapılan dini irşad ve eğitim faaliyetidir. Bunu yapanların başında da ilahiyat camiası gelmektedir.

Bir öğrencim ülkemizin dindar bir ilçesine din kültürü öğretmeni olarak atanmıştı. Öğrencilerin yılsonu dönem bitiminde okulun eşyalarına talan derecesinde zarar verdiklerini ve buna çok üzüldüğünü anlattı. Öğrencim ertesi sene derslerde, “bu yaptıklarının inancımızla hiç bağdaşmadığını, vatandaşın vergileriyle yapılan kamu malına zarar vermenin ahretteki hesabının çok zor olacağı” yönünde sürekli ikaz ve hatırlatmalarda bulunduğunu, o sene sonunda zararın %50 azaldığını, ertesi sene zarar vermek isteyenleri başka bir gurubun engellemesiyle zararın minimuma indirildiğini sevinçle benimle paylaşmıştı.

İkinci örneğimiz Kıbrıs’la ilgili. Gençler hatırlamayabilir. 2002 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde 50.000 kişinin katıldığı bir yürüyüş yapılmış ve “Mehmetçik defol!” temalı pankartlar açılmıştı. Oysa Mehmetçik oraya onların can, mal, din, namus ve şereflerini korumak için gitmiş ve pek çok da şehit vermişti. Peki, bu insanlar neden bu hale gelmişti? Düşünülürse yaklaşık 30 yıl bu insanlara din anlatılmamış ve tarih bilinci verilmemişti. Bunun üzerine dönemin cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş Türkiye hükümetine bir rapor yazarak Kuzey Kıbrıs’ta acilen din eğitimi derslerinin verilmesini talep etti. Demek ki, bir toprağın sırf fethedilmesiyle orası vatan olmuyor, orada yaşayacak olanlara orayı vatan kılacak bir kısım manevi değerlerin verilmesi ve bunun hazmedilmesiyle vatan oluyor. O halde “ölürsen şehit kalırsan gazi” inancının yanı sıra “vatan sevgisinin imandan olduğu” bilincini verecek olan ilahiyatçı, vatanı vatan kılan değerlerin emekçisidir.  Şimdi Kubbeli camileri, zarif minareleri ve ilim irfan sahibi din hizmetkârlarıyla Kuzey Kıbrıs her geçen gün vatan olma yoluna devam etmektedir.

Dün ecdadımızdan benzer din hizmetkârları bir zamanların meşhur deyimiyle “Adriyatikten Çin seddine kadar” dünyanın pek çok yerinde benzer hizmetleri yapmışlar ve oraları vatan kılmışlardır. Bugün siyasi nüfuz açısından olmasa bile bütün o topraklar gönül coğrafyamızda birer manevi vatan parçalarıdır.

Üçüncü örneğimizle konuya gelecek sayıda devam edeceğiz.