Müslümanların Birliği Üzerine Dersler II

Bir önceki yazımızı, “Müslümanların birliğinin birinci şartı Kur’an ve Sünnet’e sımsıkı sarılmaktır.” diyerek bitirmiştik. Ancak karşımızda duran bir gerçek var ki o da, günümüzde olduğu gibi tarihte de birçok müslüman, Kur’an ve Sünnet’ten referansla nice Müslümanın kanını akıtmış, malını gasp etmiş ve bunu bir ibadet şuuruyla yapmıştır. Hatta bezen dindarlık arttıkça kavga ve şiddetin oranı da artmıştır.

Bu fiilî gerçekliğe rağmen, “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılmayın”, “Size Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünnetini bıraktım. Onlara sıkı sıkı sarıldığınız müddetçe ebediyyen sapıklığa düşmezsiniz” gibi onlarca ayet ve hadis bunun tam aksini bizlere haber vermektedir. Buna göre Kur’an ve Sünnet’e sımsıkı sarılanların, yani daha dindar olanların bir binanın tuğlaları, bir bedenin organları gibi olmaları, asla ayrılık ve tefrikaya düşmemeleri gerekmektedir. Ancak büyük katliamlara, zulümlere sebep olan mezhep kavgaları, mihne olayları hep dinî bir formda sunulmuş, dindar olmanın bir gereği olarak takdim edilmiştir. Öyleyse teori ile pratik arasında bir tenakuzun olduğu aşikârdır. Zira bir şeyin hem birliğin ve sevginin kaynağı, hem de en önemli ayrılık ve düşmanlık gerekçesi olması nasıl mümkün olabilir? Öyleyse hem geçmiş hem de günümüz Müslümanların telakkisine, mahşeri vicdanına uygun düşmeyen ve Müslümanların kahir ekseriyetini din dışı görüp kanını ve malını helal gören her türlü hareket/oluşum/tez/kanaat/anlayış, her ne kadar kendisini İslamî bir formatta sunmuş olsa da, Kur’ânî ve nebevî olmaktan uzak demektir.

Müslümanlar arasında nifak ve ayrılık çıkaran ilk grup bilindiği üzere Hâricîler olmuştu. Bu grubun çoğunluğu tâbiîn neslindendi. Diğer tâbiînler gibi sahabeden dini öğrenmek yerine onlara dini öğretmeye çalışan, Kur’an’ın mesajını onlardan almak yerine, kendi indi fikirlerince Kur’an’ı yorumlama cüreti gösteren bir topluluktu. Hatta Hz. Peygamber’in, dizi dibinde yetiştirdiği ve ilmin şehri olarak tavsif ettiği Hz. Ali’ye bile dini öğretmeye çalışan, Sünneti ciddiye almayan, halifenin gerekmediğini söyleyerek İslam toplumunun temel taşlarıyla oynayan, çoğu bedevilerden müteşekkil bir taife idi. Müslüman bünyeye uyum sağlayamayan, tıp literatürüyle bünyede ortaya çıkan serbest radikaller gibi aşırı reaktif ve şiddet yanlısı oluşumlardı. Serbest radikaller gibi de kısa ömürlü olmuşlardı. Zira Müslüman bünye kendine uymayanları kısa sürede dışa itmekte idi. Harûriler olarak da bilinen Harici bir grup, tam dinin merkezindeki meselelerde; örneğin, hayızlı kadınların ibadeti ile ilgili farklı fikirler dile getirmekten, sabah namazını kılamadığı için kendi silah arkadaşını dahi rahatlıkla ve Allah adına katletmekten hiç çekinmeyen bir anlayışa sahipti. İslam’ın kırmızıçizgilerini anlayamayan, nasların zahirine ve ayrıntısına takılıp bütünlüğünü göremeyen ve büyük tenakuzlarla dolu bir dini anlayış geliştiren bir güruhtu. Ancak bu insanlar, referanslarını yine de hep ayetlerden yani dinden seçiyorlardı. Öldürdükleri müslümanları, İslam’ı tahrif ettikleri, dini yanlış anladıkları için öldürüyorlardır.

Daha sonraki dönemlerde mihne olayları ile Mutezile mezhebi, birbirileri ile savaşan Sünnî ve Şiî gruplar, hep dini referanslara başvurmuşlar, yürüttükleri savaşları Allah ve Rasûlü’nün bir emri olarak görmüş ve sunmuşlardı. Hatta az da olsa görülen Sünni mezhepler arasındaki sokak kavgalarında da yine hep dini jargon kullanılmıştı. Her iki tarafın da dilinde tekbir ve tehlil, her birinin davası İslam ve iman davası. Belki de bunun sebebi, insanın iç dünyasında yaşadığı çatışmayı, gelgitleri, aykırı sesleri en yüksek perdeden, en başarılı olarak dini referansların bastırabilir olmasıdır. Mezarlıktan geçerken içindeki korkuyu bastırmak için ıslık çalan adam gibi, âfaktan ve enfustan (iç dünyasında ve ona göre düşman saflarından) yükselebilecek tüm sesleri bastırmak için, “ben demiyorum Allah diyor, Hz. Peygamber buyuruyor” naraları ile kendi yorumunu, mensubu olduğu fırkanın/mezhebin/meşrebin/tarikatin/cemaatin yorumunu, Allah ve Rasûlü’nün kesin ve bağlayıcı sözü/emri olarak görmeye/göstermeye çalışma gayretidir. Ancak bilinmelidir ki, bu bir yorumdan ibarettir ve ictihad bile olsa zandan öte bir şey değildir. Bir zanna dayanarak, masum bir insanı öldürüp bütün insanları öldürme vebalini omuzlarına yüklenmek, Müslümanları bölüp parçalamak bir mümin için nasıl mümkün olabilir?

Mecelle’de “İctihad bir başka ictihad ile ortadan kalkmaz” şeklinde külli bir kaide haline gelmiş bu anlayış, sübut ve delaletinde zannilik olan nasların farklı yorumlanabileceği ve bu farklı yorumların/mezheplerin ise hiçbirinin diğerinden daha fazla hakikati temsil etmediğini göstermektedir. On dört asırdan beri Müslümanların sevad-ı azamı, birçok ihtilafa rağmen bir bütünlük oluşturmuş, tabiri caizse İslam’ın kırmızıçizgilerini belirlemişlerdir. Bu çizgiler/hududlar dahilinde ortaya çıkan ihtilafları ise çok ciddiye almamışlardır. Namazı birbiriden farklı kılsalar da yine de omuz omuza kılmışlar, haccın rükünlerinde ihtilaf etseler de, aynı anda Arafat ve Müzdelife’de vakfe yapmış, aynı Kabe’ye yüz sürmüşlerdir. Nikahın şartlarında anlaşamasalar da, kız almış, kız vermişlerdir. Hatta icmali olarak neyin İslamî, neyin de İslamî olmadığını kesin olarak belirlemiş ve nesilden nesile aktarmışlardı.

Zaman zaman Müslüman toplumların bünyesinde ortaya çıkan, ancak İslam’ın genetik yapısına uymayan, doku uyuşmazlığı gösteren, hatta kanserli hücreler gibi ilk önce ortaya çıktığı bünyeyi yok etmeye çalışan bu serbest radikaller, genellikle tarihte kalmışlardır. Zira serbest radikallerin hiçbir kuralı, hiçbir geleneği yoktur. Konjonktürel şartlar onlara bir toplumsal taban sunsa da, asla İslam medeniyetinin aslî unsuru olamamışlardır. Çünkü hata üzere birleşmesi asla söz konusu olmayacak olan bu ümmet, Kur’an ve Sünnet’in nasıl anlaşılması gerektiği veya nasıl anlaşılamayacağı konusunda bir icma oluşturmuştur. Dinin ihtilaflı konularında kendini asla hakikatin tek temsilcisi görmemiş ve diğer Müslümanları ötekileştirmemiştir. Müslümanlara büyük bir zulmü reva gören kafirler dururken, sürekli küçük farklılıkları öne çıkaran, hatta tarihin tozlu sayfalarında kalmış meseleleri her gün ısıtıp servis ederek Müslümanlar arasındaki düşmanlık ateşine körük tutanlar bilmelidirler ki, onlar, İslam’ın asıl bünyesinden ayrılmış, genetiği bozuk serbest radikaller, kanserli hücrelerdir. Kendilerini ne kadar dini bir formatta sunarlarsa sunsunlar, Müslümanların birlik ve beraberliğine zarar veren, enerjisini tüketen, kendini/kendininkileri hakikatin tek temsilcisi zannedip diğer Müslümanlardan yüz çevirenler, şu hadislerde çekilen fotoğrafın baş aktörleridirler.

“Her biri kendisini Allah’ın elçisi (hakikatin tek temsilcisi) olduğunu zanneden otuz kadar yalancı deccal çıkmadıkça kıyamet kopmaz.” (Tirmizî, Fiten 43, Ebu Davud, Melahim 16).

Son olarak; “İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer sizler de birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal Suresi, 73)

Selam ve dua ile…

Müslümanların Birliği Üzerine Dersler 1

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ümmetinin daha önceki ümmetler gibi, çok sayıda gruba ayrılacağını haber vermiştir. Bu konuda onlarca hadis mevcuttur. İlim erbabı, bu hadislerin hem sıhhati hem de anlamı üzerinde durmuş ve farklı farklı kanaatlere ulaşmışlardır. Biz bu ve daha sonraki bazı yazılarımızda ilmi tartışmalara girmeden Müslümanların birlik ve beraberliği için ihtiyaç duyulan şeyler üzerinde durmaya çalışacağız.

Konuyla ilgili hadislerden biri şu şekildedir:

“Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i Kitap (Yahudi ve Hıristiyanlar), yetmiş iki millete (gruba, cemaate, tarikate, fırkaya, hizbe) bölündüler. Bu ümmet ise yetmiş üç millete bölünecek. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da ümmetin büyük kısmıdır (cemaattir). Ümmetimin çoğunluğuna sımsıkı sarılın, sımsıkı sarılın.” [Ebu Davud, Sünnet 1, (4597).

Bu ve benzer hadislerden çıkarılacak iki temel hüküm var. 1- Müslümanların da, diğer din mensupları gibi kendi aralarında ihtilafa düşüp çok sayıda fırkaya ayrılacakları, 2- Kurtuluşun, hidayetin, Müslümanların ana unsuruna, çoğunluğuna dahil olmakla mümkün olduğudur. Bu ikinci madde, belki bazı itirazlara sebep olabilir. Ancak birçok nassın (ayet ve hadisin) ve tarihin bize doğruluğunu gösterdiği bir şey var ki, o da; Kur’an ve Sünnet’e bağlı olan, dinin temel kurallarına riayet eden (mesela namazını kılan, zekatını
veren, zina ve içkiden uzak duran…) Müslümanların oluşturduğu çoğunluğun güzel görmediği, eleştirdiği, kınadığı gruplar/oluşumları, her ne kadar kendilerini dinin en doğru temsilcisi olarak gösterseler de fırka-yı nâciye yani kurtuluşa eren topluluk olamazlar. Çünkü geçmişte olduğu gibi günümüzdeki Müslümanların çoğu, kendi grubundan/cemaatinden/mezhebinden/tarikatinden/ırkından/aşiretinden/hizbinden olmadığı için diğer Müslümanları dışlayan, tekfir eden, küçümseyen, onlarla hiç bir şekilde ilişki kurmayan, mallarına, namuslarına ve hatta canlarına kasteden grupları/oluşumları tasvip etmez, sevgi beslemez ve desteklemezler. Zira Allah’a gerçekten inanan, anlı secde gören, büyük günahları işlemeyi alışkanlık haline getirmekten sakınan Müslümanlar yanlış ve batıl şey üzerinde asla fikir/eylem birliğine varamazlar (İbn Mâce,
Fiten, 8). İslam dini, aşırılıkları çirkin gördüğü gibi, orta yolu takip eden Müslümanların güzel gördüğü şeyleri de güzel görür. (Ahmed b. Hanbel, I, 379).

Konuyla alakalı bir başka hadis de şöyledir:

Peygamberimiz (s.a.v.) “Ümmetim dalâlet üzere toplanmaz. Öyle ise sizlere ihtilâf çıktığı zaman Sevad-ı A’zam‘a tabi olmanızı tavsiye ederim”(Nesâî, Tahrim, 6; İbn-i Mâce, Fiten, 8) buyurmuşlardır. İbn-i Hacer gibi büyük hadis alimleri, Sevâd-ı A’zam‘ın “hak ve istikamet üzere giden ümmetin ekseriyeti” olduğunu belirtmişlerdir (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî fî Şerhi Buhârî, 16:146). Allâme Celâleddin es-Suyûtî de Sevad-ı A’zam‘ı
“doğru yolda gitmek üzere birleşen ümmetin ekseriyeti” şeklinde izah etmiştir. Bu durumda ümmetin ekseriyetini “Ehl-i hak ve istikamet üzere olan samimî dindar Müslümanlar oluşturmaktadır. Zira samimi dindar bir Müslüman, sudan bahanelerle bir Müslümanın kanını akıtmayı, malına ve namusuna el uzatmayı güzel görmez. Kendini müslüman olarak tanımlayan kişiye, hayır sen müslüman değilsin deyip, onu katletmez, müslüman olmayanlarla birlik olup ona düşmanlık etmez, onu düşmana teslim etmez. Dinin anlaşılması ve uygulanması noktasındaki farklılıklarına rağen, renklerin, ırkların ve siyasal düşüncelerin çeşitliliğine aldırış etmeden, aynı Allah’a, aynı Peygambere, aynı kitaba, aynı kıbleye, aynı dine inanmanın verdiği geniş bir tevhid alanında kardeşini sevmeye, onun hatalarını örtmeye/güzellikle
düzeltmeye çalışır. Sürekli farklılıkları gündemde tutmayı değil, çok sayıdaki ortak noktaları önce çıkararak birlik ve beraberliğe harç olmaya, sevgi ve muhabbete maya olmaya çalışır. Kur’an’ın “Allah’ın ipine  sımsıkı sarılın, tefrikaya düşmeyin” emrine bihakkın uyar.  (Ali İmran 103). Ve kesin olarak şuna inanır; “Müslümanların birliğinin birinci şartı Kur’an ve Sünnet’e sımsıkı sarılmaktır.”