Şiddet – Kadına Şiddet – Kadın Şiddeti

Şiddet ülkemizde ve dünyada son yıllarda çokça kafa yorulan, popüler konulardan biri haline geldi. Bilhassa kadına şiddet haber ve görüntüleri tüm kamuoyunu meşgul etmekte ve derinden yaralamaktadır. Saldırganlık ve şiddet sosyal psikolojinin de en önemli meselelerinden biri. Şüphesiz bir ucunda silah ve bombalarlar yüz binlerce insanın katledildiği savaşların, diğer ucunda negatif tutuma işaret eden jest, mimik ve sözlerin yer aldığı geniş spektrumlu bir kavramdır şiddet ve saldırganlık. Bu yazıda savaşlardan bahsetmeyeceğim. Orası bireysel mücadelenin çok etkili olamayacağı bir alandır. Bunun yerine evlerimizde başlayan ve günlük hayatın içerisinde pek çok yerde ve zamanda karşılaştığımız bireysel şiddetten söz etmek istiyorum. Buraya bir çözüm getirebilirsek, kim bilir (umutlu değilim ama) kitlesel şiddetin de önüne geçebiliriz.

Feministlerin başını çektiği, erkek egemen yahut ataerkil sosyo-kültürel yapıyı her tür şiddetin sorumlusu olarak gören bir furya, son dönemlerde, şiddetin önüne geçme noktasında değil ama erkeklerin suçlu olduğu kanaatinin kesin olarak her kesimce kabul edilmesi adına bir hayli yol katetti. Artık şiddeti uygulayan erkekler de “lanet olsun içimdeki şiddet düşkününe!” deme noktasına geldi. Peşinen söylemeliyim ki erkek egemen yapı eleştirisine büyük oranda iştirak ediyorum. Öte yandan İlahiyatçılar başta olmak üzere Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi erkek egemen yapıdaki (sanırım çok tartışmalı bir kabul değil) dinlere mensup insanlar, apolejetik bir üslupla, dinlerinin gerek kadına gerekse erkeğe uygulanan şiddetin, hatta savaşların nedeni olmadığını anlatmanın ve yazmanın peşine düştüler. “Bizim dinimiz sevgi dinidir”, “Bu şiddeti uygulayanlar bizim dinimizden olamaz” klişelerini çok sık duyar olduk. Yine peşinen ifade edeyim bu da büyük ölçüde katıldığım bir söylemdir.

Sorun şu ki ne bunları söylemekle, ne de kendini savunmakla şiddetin önüne geçilebiliyor. Aksine savaşlar gibi, kadına ve çocuklara şiddet sanki inadına artıyor. Din savunucuları haklı olabilir, ama bunlar şiddeti engellemiyor. Erkek egemen yapıyı suçlamak ve erkeklerin kendilerini suçlu kabul ve ilan etmeleri de henüz bir arpa boyu yol aldırmadı. Öyleyse bu saldırganlık ve şiddet olgusunu yeniden ele almamız, nerede eksik bıraktığımızı görmemiz ve bunu yaparken de tüm ön yargıları bir tarafa bırakmamız gerekiyor. Çeşitli mahfillerde dile getirdiğim düşüncemi burada da işlemek istiyorum. Anlatımda fikirlerimi sonuna kadar dinlemeye sabredemeyen, “erkek suçludur, başka da bir gerçek yoktur”cular peşinen tepki gösterdiler ama sonuna kadar dinlediklerinde onları da tatmin edebilecek bir şeyler söylediğimi gördüler. Okuyucu da peşin yargıyı bir kenara koyup yazıyı sonuna kadar okuma sabrını göstermelidir.

Fiziksel ve bazen psikolojik şiddette erkekler önde gidiyorlar. Kendisinden boşanmak isteyen kadını öldüren, kimi zaman beraberinde çocuklarını ve kendini öldüren, kendini öldüremese de ömür boyu hapse mahkum edilen erkeklere dair haberler ana haber bültenlerinde artık buzlanmaya ihtiyaç duyulmadan alenen servis ediliyor. Buranın konusu değil ama bunun da şiddeti artırıcı etkisi olabileceğini düşünüyorum. Din savunucularının söylediği gibi, gerçekten de İslam dini kendisinden ayrılmak isteyen kadını değil öldürmek, daha hafif şiddetleri uygulamaya bile geçit vermiyor. Ancak erkek egemen sosyo-kültürel yapımız, ülkemizin çeşitli yerlerine seçkisiz şekilde yayılmış olan “kadın bunu yaparsa öldürülebilir ya da cezayı hak etmiştir” fikrini besliyor. Erkekler maalesef, fiziksel güçlerinin getirdiği avantajı da sosyo-kültürel yapının meylettirmesini de sonuna kadar kullanıp kadına şiddet uygulamaktan, hem de bunu vahşice yapmaktan geri kalmıyor. Dahası şiddeti sadece kadına değil erkeğe de uyguluyor. Evet erkek suçlu. Erkek yaptığının cezasını ya bu dünyada ya da ahirette çekecektir. Ancak ben, şiddetin önüne geçebilmek için döngünün eksik bırakılan parçalarını da tamamlamak istiyorum.

Kadına şiddetin yanında konuşulması gereken bir konu daha var, kadın şiddeti. Daha bir iki hafta önce üvey çocuklarına akıl almaz işkenceler yapan Kayserili kadını ve yaptıklarını görmeyen kalmadı. Bir insanın insanlıktan çıkıp, hayvanlığın altına nasıl inebildiğini hep beraber gördük. Ancak dikkatimi çeken şey bu vahşetin dışında, bu vahşete karşı insanların tepkileriydi. Gerek erkekler gerekse kadınlar bu kadına, çocuklara neler yaptıysa aynısını yapmak gerektiğini söylüyorlardı. Haklı olabilirler. Fakat mesele o değil. Gerek Kayseri’deki kadın gerekse onu yorumlayan kadınlara bakınca, ortada bir de kadın şiddeti diye bir problemimiz olduğunu fark ettim. Bu, görmediğimiz, “canım önce şu gerçek suçluyu imha etmeden sıra ona mı geldi!” dediğimiz, fakat şiddeti komple etkileyen bir problemdir.

Sosyal psikologlar, saldırganlık ve şiddetin büyük ölçüde erken çocukluktan itibaren evde ebeveynden öğrenildiğini tespit ettiler. Babalar ve anneler fiziksel ve psikolojik şiddetin rol modelleridir. Evde öğrenilmeyen şiddet ise dışarıdan evlerimize giriyor. Peki dışarıdaki şiddetin kaynağı neresi? Tabi ki oradaki şiddet de evlerden geliyor! Evlerdeki şiddetin memba-ı ise anne-babalardır. Aslında çocuklar şiddetten korkarlar. Ruh dünyaları şiddetten çok fazla olumsuz etkilendiğinden evlerinde kavga, gürültü, dayak vs. istemezler. Ancak şurası kesin ki evde bunlar varsa çocukların “bu çok kötü bir şey ben asla şiddet uygulamayacağım” kazanımıyla çıkma ihtimalinden daha kuvvetli iki ihtimal var. Birinci ihtimal korkak, pasif, bağımlı bir şiddet alıcısı olmaktır. Eğer zayıfsanız ister istemez şiddetin size doğru akmasına ortam hazırlamış oluyorsunuz. İkincisi ise hayattan intikam almak isteyen bir şiddet düşkünü olma ihtimalidir. Her ikisi de kötü, her ikisi de şiddetin neşv-ü nema bulduğu bataklık mesabesindedir.

Finalde asıl soruna geri dönerek kritik soruyu soralım. Evlerde kazanılan şiddetin sorumlusu kim? Evet, büyük ölçüde erkekler evdeki şiddetin birinci aktörü. Ancak, kadınlar şiddet uygulamaz dememiz mümkün mü? Elbette değil. Kadınlar da şiddet uyguluyor. Hem de hiç de hafife alınacak ölçüde değil. Çocukları en çok dövenlerin anneler olduğu, herhalde müsellem hakikattir.  Sakın “canım o ruh sağlığımıza zarar verecek bir şiddet değil!” demeyin. Ruh sağlığına hangi şiddetin ne kadar etki ettiğini ölçecek bir teknoloji yok gibi. Öte yandan üvey anne dehşeti sadece bir ruh hastası diyerek geçiştirilebilecek bir durum değil. Aksine, kadın veya erkek, her insan nerede ortamını bulursa orada şiddete başvuruyor. Kadınlar da imkanları kadar şiddet uyguluyorlar. Son derece yumuşak kalpli masum kadınların kocalarından yediği dayakların arka planında kayın valide, görümce, yenge vs. kışkırtması olabiliyor. Dahası bu kadınlar birbirlerine doğrudan şiddet uygulayabiliyorlar. Bunları parantez içerisinde tutalım ve karı-koca arasında yaşanıp çocuklara sirayet eden şiddete tekrar bakalım. Erkeğin fiziksel şiddetinin karşısında kadının sözlü şiddetinin olmadığı vaka neredeyse yok gibi. Yani erkekle kadının çarpışmasında iki taraf da ellerinden gelen tüm şiddeti meydana döküyor. Erkek imkanı kadar sözlü ve fiziksel şiddeti uygularken, kadın imkanı dahilindeki sözlü şiddeti, eğer imkan bulursa fiziksel şiddeti sergiliyor. Yaratılışlarındaki güç farkı nedeniyle, şiddet skalasında kadının hakareti, erkeğin tokat, tekme, itelemesi vs.ye denk geliyor. Kadın hakaret ediyorsa erkek de hakarette kalsın diye düşünebiliriz. Ancak hakaret eden kadının aslında saldırganlık limitlerini sonuna kadar kullanmış olduğunu görmeliyiz. Erkeğin limitleri kadının limitlerinden daha üst noktalarda olduğundan aynı sinir kat sayısı birinde hakaret şeklindeki sözlü şiddete, diğerinde fiziksel şiddete tekabül ediyor. Sonuçlarının yıkıcılığı farklı oluyor elbette. Yaratılış itibariyle daha düşük fiziksel güce sahip oluşu, şiddetin kadın üzerindeki tahrip gücünü katlıyor. Lakin ortada tek taraflı şiddet olduğunu söyleyemeyiz. Erkekleri ibra etmeden, çözüm yolunu işaret edelim. Kadınlar da erkekler de şiddet diline son vermeliler. Kadının sözlü şiddeti bıraktığı yerde erkek de fiziksel şiddeti bırakabilir. Asla “önce kadın bıraksın sonra erkek bırakır” demiyorum. Aynı anda kadın da erkek de şiddet dilini terk etmeli, iletişim dilini güçlendirmelidir. İletişimsizlik ve engellenmenin olduğu yerde hafifinden ağırına şiddetin türlüsü ortaya çıkmaktadır. Ancak iletişim konusunda erkeklerin kendilerini geliştirmeye ihtiyaçları olduğu açık. Kadınların sahip olduğu dili kullanma kabiliyetine ve konuşma azmine belki hiçbir zaman ulaşamayacaklar, ama şiddetin önüne geçmenin en önemli çaresi tıkanan iletişim kanallarını açmaktır. Bu noktada kadınlar kabiliyet ve azmi zayıf olmasını fırsat bilerek konuşma ve iletişim kurma dozajını ayarlayamazlarsa şiddetin önüne yine geçilemez ve belki de hiç tanımadığımız bir iletişim şiddeti ortaya çıkar. Öyleyse iletişime empatiyi de eklemeliyiz. Kadınlar ve erkekler karşılıklı olarak empatiyi arttırdıklarında birbirlerine şiddet uygulamaya ihtiyaç duymayacaklardır. Tabi ki yukarıda ifade ettiğimiz gibi, şiddet gibi iletişim ve empati de evde anne-babadan öğrenilir. Öyleyse sadece ebeveyn arasında değil çocukların da dahil olduğu tüm aile fertleri arasında iletişim ve empati geliştirilmelidir. Evdeki halka işler hale geldiğinde tüm toplum ve insanlığa açılım yapmak mümkün olur. Biz kendi içimizdekini düzeltmedikçe Allah bizi düzeltecek değildir. Önce kendi içimizde, sonra ailemizde iletişim ve empatiyi arttırmalı, şiddete son vermeliyiz.

Son olarak, gözlerimizi ve kulaklarımızı sadece erkek şiddetine dikip, kadınların kendi imkanları dahilinde uyguladıkları şiddeti görmez ve duymaz isek, iletişim ve empatiyi hem erkek hem de kadınlara benimsetmez isek, kadına ve çocuklara şiddeti önlemek boş laflardan, kuru sloganlardan öte geçemeyecektir.

Selam ve dua ile…