Bize neler oluyor?

“Mersin’in Tarsus İlçesi’nde bindiği minibüste tecavüze kalkışılıp bıçaklanarak öldürüldükten sonra, cesedi ormanlık alanda yakılan üniversite öğrencisi 20 yaşındaki Özgecan Aslan’a yapılanlar Türkiye’yi ayağa kaldırdı.”
“Mersin’in Tarsus İlçesi’nde, sabah cesedi bulunan üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ın, firari zanlısı A.S.A., Tarsus Fevzi Çakmak Mahallesi’nde yakalandı.”
“3 gün önce kaybolan 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Özgecan Aslan, boğazı kesilerek ve yakılarak öldürülmüş halde bulundu. Evine dönmek için bindiği minibüsün şoförünün tecavüz amacıyla genç kıza saldırdığı, direnmesi üzerine boğazını keserek öldürdükten sonra ormanda yaktığı belirlendi.”
Birkaç gündür gazete haberleri, üniversite öğrencisi Özgecan hanımefendi kızımızın hunharca katledilme cümleleri ile başladı maalesef,katil yakalandıktan sonra halkımızın tepki haberlerini okuduk gazete ve televizyon haberlerinde. Allah (c.c) hayatının baharında katledilen genç Özgecan hanımefendiye rahmet etsin,ailesine de sabır versin. Toplum olarak ne oldu da bu hâle geldik? Avrupalılaşma serüvenimizin tarihçesini Tanzimat’tan dikkatlice takip edip biraz inceleyecek olursak toplumumuzdaki olumsuz manadaki değişim ve dönüşümü izah edebiliriz. Toplumumuzu dönüştürmek ve değerlerini değiştirmek için aşama aşama ve sabırla işlenen çalışmanın temelinde Kur’an-ı Kerim’i anlamayacak bir nesil çabası ile başlayan süreç en sonunda Kur’an’dan ve Hatemü’l-Enbiya Efendimizden habersiz yetiştirdiğimiz neslin acı ama gerçek yaşantılarıyla ilgili haberleri sık sık okumaya başladık gazetelerde. Temizlik adabından tutun ( tuvaletten çıkınca elleri yıkamamak, ulu orta tükürmek gibi) yolda yürüme hallerine, gülme davranışının dikkat çekme maksatlı kişneme haline dönüşmesine, bağırarak konuşma vaziyetine, gençlerin birbirine hitap şekillerine ( n’aber lan ..) kadar daha da artırarak sayabileceğimiz menfi tutum ve davranışların temelinde Tanzimattan bu yana yetiştirdiğimiz sadece “kimlik müslümanı” çabamızın neticeleridir bütün bu olanlar. Olan biten her şeyin suçlusu olarak hep Batı’yı görme hastalığımız da cabası. Unutulmamalıdır ki küfür tek millettir, kâfir müslümanı tesirsiz hâle getirmek için elinden gelen her yolu deneyecektir, denemesi de kafir açısından sorun değildir, esas sorun biz Müslümanların tavrıdır, kafirin oyunu olacak elbette; ancak Hz. Peygamberimiz “ Müslüman basiret sahibidir,aynı delikten iki kez sokulmaz.” buyuruyor, bu uyarı ve emre rağmen oyuna geliyorsak bizde bir sorun var demektir. Kur’an’dan uzak ve peygamberini tanımayan bir nesilden daha ne olmasını bekliyoruz, edepten ve ahlaktan uzak bir nesilden başka ne çıkabilir?
Asırlardır unuttuğumuz, anlamaktan bîhaber Kur’an-ı Kerim var, unuttuğumuz bir Peygamber var ortada. Kur’an evlerimizin duvarında süslü kılıf içinde asılı durmasın,ilahî mesajı sadece okuyan değil anlayıp tatbik eden nesiller yetiştirme gayretini göstermeye başlamak lazım; ancak bu mevzuda MEB’in aldığı kararlar hem yeterli değildir hem de okullarımızda uygulama eksikliği ve zaafı vardır.
Hülasa olarak Kur’an’ı anlamaktan ve tatbikten uzak kalan kimlik müslümanı bir toplum zaman içinde erimeye ve köleleşmiş zihinler haline dönüşmeye mahkum olur ki Allah (c.c), İslâm’ın bayraktarlığını yapmış milletimizi bu tehlikeden korusun. Bayrak düştüğü yerden kalkar, İslâm bayrağı maalesef Anadolu’da düştü ve yine Anadolu’dan kalkıp dalgalanmaya başlayacaktır elbet, hülasa olarak “KUR’AN BİR DİN KİTABI DEĞİLDİR, KUR’AN BİR HAYAT KİTABIDIR.”

CHP ve Hak!

Yeni İç Güvenlik Paketi için şu sıralar hummalı bir çalışma icerisinde hükümet..

Taslağın hazırlanan ve netleşen bazı maddeleri metin halinde masama geldiğinde gözucuyla neleri kapsadığına, kimleri ne tür cezalar beklediğine, kimlerin yaşam alanlarını açıp kimleri yasadısı eylemlerinden dolayı köşelere sıkıştırdığına, kimlerin başını ağrıtıp belâya sokacağına emin olacak kadar net bir paket!.

Peki bu paket kime ve neye göre hazırlanmıştı bir de ona bakıp degerlendirmek gerekiyordu ve hazırlanan taslaklati maddeler fıkralarına kadar gelişmiş ülkelerin uyguladığı halihazırdaki yasalardan ibaretti!.

Tasarının onaylanması için mücadele edenlerin ve onaylanmaması için her türlü saçmalığı mesrulaştırmaya çalışanların gayretlerine millet olarak hep beraber ziyadesiyle şahit olduk son birkaç gündür!.

Savunanlar; genel anlamda; 12 yıl önce kurulan ve bir çok insan hakları ile özgürlük alanında devrim niteliginde reformlar yapan hükümet kanadındaki insanlarla, onlara memleketin idaresini gönül rahatlığıyla teslim eden seçmenleri!.

Karşı çıkanlar ise; hükümetin aldığı insan hakları odaklı hemen hemen tüm kararlara karşı çıkan, gücü yetmeyince de Anayasa mahkemesinde soluğu alan, insanları kadın çoluk çocuk demeden sokaklara dökerek milleti devletle burun buruna getiren muhalefet partileri ve onları meclis çatısı altına gönderen muhalif seçmen!.

Bir taraf; “Eylem Haklarını Kullanmak İsteyen Vatandaşlarımız Yasadışı Faaliyetlerde Bulunmadan, Silah, Molotof Kokteyli, Taş, Sopa, Sapan, Havai Fişek Gibi İnsanlara Zarar Veren Cisim ve Maddelerle Eylemler Yaparak Devletin, Milletin Mal ve Man Güvenliğini Tehlikeye Atamaz, Yüzlerini Gizleyerek İşledikleri Suçlardan Ötürü Hiç Birşey Olmamış Gibi Hayatlarına Devam Edemez” diyor!.

Diğer Taraf; “İstediğimiz Gibi Yakıp Yıkarız, Kırar Dökeriz, Asıp Keseriz, Biçer Doğrarız, Döveriz, Öldürürüz, Kimse Bize Karışamaz” diyor!.

Anamuhalefet lideri de bugün yaptığı gurup toplantısında da bu yazdıklarımı doğrular nitelikte açıklamalar yaptı zaten!.

Tasarıyı meclisten geçirmek için gayret eden İktidar partisini geçmişteki haksızlıklara bakalım önce!.

Atatürk’ün ismini kullanarak; toplum mühendisliği yapmaya kalkanların, insanları tek tip modellere sokmak için Laikliği kullananların, uluorta içki içip zil zurna sarhoş dolaşanların, hafta da bir değiştirdikleri sevgililerini hamile bırakıp kürtajla o günahsız çocukları anne rahminden parçalatarak aldıranların, sigaralarını istedikleri gibi içip etrafındakileri zehirleyenlerin, her hastanede diledikleri gibi tedavi olamayanların, her eczaneden istedikleri gibi ilaç alamayanların, tedavi olmak için geceyarısı sıraya girip sabahtan aksama kadar muayene bile olamayanların, özgürlük haklarını ellerinden almış!.

Şimdi de tasarıya karşı çıkan muhalefetin haklı gerekçelerine bakalım!.

Ana muhalefet partisi Cumhuriyetin ilanıyla beraber kurulmuş ve sarık cüppe kullanalara yasaklar getirip dinlemeyenleri asıp kesmiş, harf inkılabı getirerek bir gecede binlerce Alimi cahil yapmış, gelinine tecavüz eden subaya cezasını verip namusunu temizlemek isteyen Seyit Rıza’yı susturup olayı örtbas etmek için koca Dersim’i bombalayıp 120 bin kişiyi bombalarla katlettikten sonra yüzbinlerce masum insanı sürgün etmiş, şapka inkılabına uymayan Rize’yi bombalamış, şapka takmayan İskilipli Atıf Hoca’yı ibret-i alem olsun diye asmış, şapkayı leğene benzeten Şalvarlı Bacı’yı köy meydanında asmış, getirdikleri “Çakma İnkılapar”a her kim karşı çıktıysa bedelini canıyla ödemiş, iktidarı elinden kaćırınca halkın iradesiyke gelen bir Başbakanı ve Bakanlarını asıp bir Cumhurbaşkanını ev hapsine mahkum etmiş, ibadet etmeyi yasaklamış, Camii’lerin kapısına kilit vurmuş, Ezanları susturmuş, ikna odalarında türban takan üniversite öğrencilerinin başlarını zorla açtırmış, çocuklarının asker ocaklarındaki Yemin törenlerine gelen başı kapalı anneleri kışla kapısından kovmuş, başı kapalı kadınları devlet dairelerinden içeri sokmamış, vs, vs, vs!.

Geleim Yavru muhalefete; Onursal Başkanları Alparslan Türkeş’in Menderes’e darbe yapan Cuntanın başında olduğunu söylemem ve şimdiki liderleri Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’a yaşama hakkı verdiğini hatırlatmam yeterli sanırım!.

Yavrucuk muhalefetten bahsetmeme gerek yok zaten; 40 bin insanın katili ve hala insanları öldürmeye tam gaz devam ettiğini herkes biliyor!.

Sonuç olarak; herkesin yaptıklarının, yapacaklarının teminatı olduğunu asla ve kat’a unutmayarak karar verilmesi gereken zor bir zamandayız!.

Onlar istedikleri kadar karşı çıksınlar hatta şimdiden Anayasa Mahkemesi’nin önünde nöbetleşerek beklemeye başlasınlar, bu “İç Güvenlik Paketi”nin meclisten öyle yada böyle geçeceğini hepimiz çok iyi biliyoruz!.

Bu caanım memleketin birer fertleri olarak, hepimiz üzerimize düşen görevi layıkıyla yerine getirelim ve önümüzdeki seçimlerde “Baskanlık Sistemi”ni yürürlüğe sokacak olan Davutoğlu Hoca’ya gereken yetkiyi vererek bu dayatma siyasete bir son verelim!!!

Selam ve Dua ile..

İkinci dönem başlarken sitemim

2014- 2015 eğitim öğretim yılının ikinci dönemi bugün, hava muhalefeti olmayan yerler hariç, başladı, Milli Eğitim Bakanımız kalabalık bir (basın,bürokrat) insan kitlesiyle açılış için bir okulumuzdaydı. Bu heyecan ve şaşaa içinde basına poz verilirken Anadolu’nun her köşesindeki okullarımızdaki öğrencilerimizin vaziyeti nasıldı ve okul idarecilerinin düşünceleri nelerdi,aklımıza gelsin diye yazıyorum.
​Her durumda olduğu gibi ellerindeki imkanlarla çocuklarını okullara göndermeye gayret eden,okula gönderirken de imkanlarının elverdiği ölçüde çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan, her ne pahasına olursa olsun evladına “ Yeter ki oku, ceketimi satar seni okuturum.” diyen ebeveynlerin ahvalini düşünmeden yapılan hamaset dolu konuşmalar , varsa kusuru ve hatayı kendi dışında arayan eğitim camiası….
​Bugün şahit olduğum,bana pek de yabancı olmayan bu vaziyeti sizlerle paylaşırken içimdeki derdi de dökmek arzusundayım, karamsar ifadeler için beni bağışlayın lütfen. Eğitim –öğretim başlangıçlarında kanun ve yönetmeliklerle emredilmiş toplantılar yapılır okullarımızda,meslek hayatım boyunca , mecbur olduğumuz için, katılmışımdır bu toplantılara ve her defasında,üzülerek söylüyorum, neticesiz ve hamaset dolu cümleleri duyarım,duymakla kalmam bir de kurul katibi olduğum için söylenenleri söyleyenin ismiyle yazarım.
​Okul idarecileri her defasında ideal öğretmen nasıl olur,derse giriş ve çıkışlara riayet,nöbet görevlerine riayet gibi mevzularda mangalda kül bırakmazlar;ancak toplantıdan sonraki zamanlarda sırça köşk odalarından çıkmazlar,denetim görevlerini hakkıyla yerine getirmezler,üretilen yeni fikir veya proje varsa toplantı esnasında bir yere yazarlar ,guyiya not alırlar, iş icraata gelince ve fikir sahibi “ Haydi hareket!” dediği vakit de birkaç gün ilgileniliyormuş intibaı verilir,sonra zaman kaybedildi cihetinden bir yaklaşımla seneye yapılabileceği teklifinde bulunurlar fikir sahibine veya hiç yapılmayacaksa, icat çıkarma kabilinden ifadelerle hareketin önünü keserler, ama her toplantıda hamaset edebiyatı yapmaktan da geri durmazlar, sağlam nutuklar atarak veya cezalardan bahsederek, öğretmenleri korkutup iş yaptıklarını zannederek toplantıları yönetirler. Toplantılarda öğretmen arkadaşlar da savunma mekanizması mantığıyla hareket edip en sinir olduğum cümleyi sarf ederler ki duyduğum an öfkem tavan yapar. İşte o muhteşem cümle de şu: “ Velinin ilgisizliği!” Ey insanoğlu,ey öğretmen arkadaşlarım,bizim velilerimiz geçim derdi ve sıkıntısıyla boğuşurken,velinin ilgisizliği, denir mi Allah aşkına,velimiz ilgi gösterse ne yapacak,bizim bildiğimiz ve öğrettiğimz edebiyatı bilmez,matematiği bilmez,fizik,kimya vs. vs derslerini bilmez,ne yapsın veli,bilmediği derslerde çocuğuyla ders mi çalışsın?
​Gündemi MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın istifası ve milletvekili adaylığı, paralel yapıyla mücadele,başkanlık sistemi, çözüm süreci , haziran seçimleri gibi mevzular meşgul ederken daha hayati gördüğüm eğitim öğretim mevzuunda yazmaya biraz daha devam edeceğim, eleştirilerim şimdiden affola.

Yeni provokasyonlara dikkat!

Ortadoğu’daki zenginlikleri gasp etmek ve Müslümanlara karşı İsrail’in güvenliğini sağlamak amacıyla gerçekleştirilen ABD’nin Irak işgali,bölge halklarının etnik ve mezhepsel olarak birbirleriyle savaşmalarının en büyük sebebidir.Irak işgali sonrasında ülke yönetiminin Şii Arapların eline geçmesi,geçmişte Sunni Arapların Şiiler üzerinde ki olumsuz tavırlarına tepki olarak, bu defa da Şii Arapların Sunni Araplar üzerinde olumsuz tavırlar geliştirmesine neden oldu.Bu durum Sunni Arap milliyetçiliği temelinde, IŞİD gibi terör örgütlerinin oluşumuna yol açmıştır.IŞİD faşizmi, bölgede ki tüm halklara karşı şiddet ve katliam uygulayarak, korkuya dayalı ırkçı ve mezhebi bir İslam ! devletini oluşturmaya çalışmaktadır. IŞİD’İN önemli hedeflerinden biri hiç kuşkusuz Kobene’nin işgal edilmesiydi.IŞİD,Kobene’yi ağır silahlarla dört bir yandan kuşattı,ancak ummadığı büyük bir direnişle karşılaştı.Bu direniş dünyada ki tüm Kürtler’in onur mücadelesi olarak kabul edildi.Dünya kamuoyu Kobene ile yakından ilgilenir oldu.Dünya kamuoyunun ilgisi ve Kürtlerin direnişi karşısında IŞİD, Kobene direnişini itibar meselesi olarak kabul etti.IŞİD’in Kobene’ye girmesinin an olarak kabul edildiği günlerde, Türkiye binlerce Kürdü topraklarına kabul ederek,sivil halkı savaşın kötü neticelerine karşı korumuş oldu.Miltanlar düzeyinde sürdürülen savaşta ağır silahlarla ağırlığını hissettiren IŞİD’e karşı başta ABD olmak üzere Uluslararası güçler,bir yandan yaptıkları bombardımanlarla,diğer yandan PYD’ye sağladıkları lojistik desteklerle IŞİD’e büyük bir darbe vurmuş oldular. Ancak her şeye rağmen kuşatma devam etmekteydi.Bu durumda Türkiye’nin açtığı koridor sayesinde peşmerge güçleri ağır silahlarıyla Kobene’ye geçmiş oldu.PYD’ye yardıma gelen peşmergeyle birlikte,bazı Türklerin ve Özgür Suriye Ordusu’na ait bazı güçlerin de katılımıyla IŞİD’in sürdürdüğü işgal 4 ay sonra kırılmış oldu.Dünyada ki Kürtlerin onur meselesi kabul ettikleri bu direnişin başarıya ulaşması haliyle tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’deki Kürtler arasında da bir bayram havası yarattı ve Kürtler bu sevinçlerini doğal olarak çeşitli etkinliklerle kutlamaktadırlar.Yapılan bu kutlamalara karşı Türk kesiminde tepkiler örgütlenmeye çalışılırken,Kürt hareketi de Türkiye’nin yaptığı insancıl yardımları unutmuş gözükerek, adeta işgalin sorumlusu olarak Türkiye’yi suçluyor.Açılım sürecinin sağlıklı gelişimi açısından,Habur’da oluşturulan provokasyon unutulmamalı ve taraflar yeni oluşturulmak istenen provokasyonlara karşı uyanık olmalıdırlar.

Yurt dışında okul gündemine dair

Cumhurbaşkanımızın Afrika gezisiyle başlayan yurt dışında okul açılması mevzuuna dair düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Devletimizin yurt dışındaki eğitim kurumlarının varlığından daha evvel de bahsetmiştim, Yunus Emre Kültür Enstitüsü, Türk Kültür Merkezleri, TÖMER’ler,MEB’e bağlı ilkokul,ortaokul ve liseler… Yurt dışında açılmış ve uzun yıllar Türk okulları ismiyle reklamı yapılmış özel eğitim kurumlarının durumu biraz farklı, Türkçe Olimpiyatlarında anlatıldığı gibi özel okullarda Türkçe öğretimi yapıldığı algısı yanlış,Türkiye dışında kalıcı Türkçe ve Türkiye Türkçesi öğretilmesi işini devletin kurumları becermekte ve bu hususta başarılı olmaktadır. Devlet kurumlarının başarısının bilinmemesinin temel sebebi reklam yapamamamızdır, reklam ek maliyet getirmekte ve reklama kaynak oluşturacak para yardım şeklinde bulunamamaktadır, mevcut ülke vatandaşı velilerimiz zaten ekonomik sıkıntı içindedir, Türkiye vatandaşı velilerimiz de çocuklarını okuttukları okullara bu anlamda sahip çıkmamaktadır vs.
​28 Şubat sürecinde yurt dışındaki özel okulları gerekirse devlete devredebilecekleri düşüncesini Çevik Bir paşaya bir mektupla dile getiren F.Gülen,bu düşüncesini şimdi söylemez,çünkü 28 Şubat sürecinde devir işine hemen “evet” diyecek dirayette bir Başbakan yoktur o dönemde,şimdi tersi bir durum söz konusu. Ancak unutulmaması gereken bir durum var,yurt dışındaki özel okulların devlete devri veya devlet tarafından el konulması söz konusu olamaz,çünkü bu okullar özel bir şirket ve ticari kuruluştur. Ayrıca yurt dışında devletimizin okullaşması ve okullar eliyle diplomasi ağını genişletmesi mantık olarak kabul edilebilir ve aynı zamanda kulağa hoş geliyor olabilir,ancak bu haberlere ve bazı gazetecilerin söylediği gibi hemen bir çırpıda olabilecek bir şey değildir. Bir ülkede okul açılması, o ülkenin iç kabullerinin de bilinmesi ve iç istihbarat çalışmaları neticesinde de onay verilmesi gerekir. Okul açılmasına onay verilmesi halinde açılacak okulun müfredat programı, o ülkelerin beklentilerine cevap verebilecek nitelikte olmalıdır. Bundan birkaç yıl evvel Bakü’de çalıştığım dönemde, bir grup MEB yetkilisi okulumuza gelmişti, yetkililere Türk dünyasındaki okullarımızda ortak müfredat programı,ortak ders kitapları olması gerektiğini, ortak ders kitapları hazırlanırken Türk Cumhuriyetlerinde ders vermiş deneyimli öğretmenlerden istifade edilmesi gerektiğini söylemiştim,bu manada coğrafya kitabı hazırlığı olduğunu duydum, ancak devamı hakkında malumat sahibi olamadım.
​Devletimizin yurt dışında okullaşması,okul diplomasisi gerçekleştirme çabası göğsümüzü kabartır ;ancak bunun bir vakıf yoluyla yapılması gerektiğini devlet büyüklerimiz daha iyi düşünmüşlerdir, hükumet sözcüsü sayın Bülent ARINÇ bu anlamda gerçekçi açıklamalar yaptı 02.02.2015 tarihinde, böyle bir çalışmanın her aşamasında gönüllü olarak çalışacağımı ve devletim beni nereye göndermek isterse itiraz etmeden gideceğimi devlet yetkililerinin bilmesini arzu ederim.
Hoşcakalın, sağlıcakla kalın.

Yurtdışındaki eğitim kurumlarımız

Bu konuyu uzun zamandır yazmayı düşünüyordum, Cumhurbaşkanımız sayın recep Tayyip Erdoğan’ın Habeşistan’da ( şimdiki Etiyopya) “Eğitim öğretim hizmetlerini MEB aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti olarak biz verelim.” cümlesini duyunca daha da heyecanlandım ve yazmanın vakti geldiğine karar verdim.
Evvela vatandaşlarımızın bilmediği ve devletimizin yurt dışındaki eğitim öğretim hizmetlerini özetlemek gerek. Devletimizin yurt dışında ilkokul,ortaokul,lise düzeyinde; Türk Kültür Merkezleri adı altında, Yunus Emre Kültür Enstitüsü adıyla, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Manas –Kırgız Türk Üniversitesi , Kazakistan – Astana’da Ahmet Yesevî Üniversitesi de olmak üzere birçok üniversitensin kuruluş ve akademik kadro ihtiyacını karşılayarak eğitim öğretim hizmeti vermeye devam ettiğini, bütün masraflarının,öğretmen ,okutman,öğretim görevlisi ihtiyacının devletimiz tarafından karşılandığını vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti bilmez, ayrıca dünyanın birçok ülkesinde Türkçe öğretiminin devletimizin görevlendirdiği eğitim öğretim personeli tarafından verildiğini de vatandaşlarımız bilmez. Yurt dışındaki okullarımızın, eğitim öğretim faaliyetlerimizin varlığından ne zaman bahsetsem vatandaşlarımız “F. Gülen okulları mı?” diye sorar hep. Bunun sebepleri arasında devlet kurumlarımızın reklamı devlet televizyonlarında yapılamıyor olmasını, bunun yanında uzunca bir süre cemaat organizasyonu olarak yapılan ve birçok devlet kuruluşunun sponsor olduğu Türkçe olimpiyatlarının iyi reklamla yapılmış olmasını sayabiliriz. Halbuki uluslar arası organizasyonları pek tabii devletimizin sahip çıkması halinde biz devlet çalışanları da yapabilirdik. Yurt dışındaki okullarda ses getirecek faaliyet ve organizasyonların yapılabilmesi için ortaya atılan fikirlerin kurum amirleri tarafından sahiplenilmesi ve yapılabilir fikirlere kurum amirlerinin destek olması gerek. Bunun çok önemli olduğunu yaşadığım birkaç örnekle ifade edeyim. 2009 yılından 1 Temmuz 2014’e kadar Azerbaycan’da Bakü Türk Ortaokulu, Bakü Türk Anadolu Lisesi, Bakü TÖMER, Bakü Yunus Emre Kültür Enstitüsü kurumlarımızda çalıştım. Görev yaptığım süreçte 2010-2011 yıllarında 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımızın Bakü Devlet Üniversitesi’nin salonunda değil de Azerbaycan okullarıyla beraber Azerbaycan Tahsil Nazırlığı’nın uygun göreceği bir yerde kutlanmasının gerekliliğini o dönem okul müdürlüğü yapan zevata ve dönemin Eğitim Müşaviri’ne teklif ettim,cevap menfi oldu. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti Eğitim Müşaviri, Azerbaycan Tahsil Nazırlığı’ndan böyle bir talepte bulunsa reddedilir miydi merak ediyorum,çünkü bu teklif benden makam sahiplerine gittiği zaman olmaz denildi. Bir diğer çalışma da şöyle oldu, Bakü Türk Anadolu Lisesi’nin Azerbaycan vatandaşı öğrenci kabulü sınavının reklamını yapmak için Azerbaycan ortaokullarını geziyorduk gönüllü öğretmen arkadaşlarımızla ,oluşturduğumuz çalışma gruplarıyla tespit ettiğimiz okulların 8. sınıf öğrencilerine okulumuzun tanıtımını yapıyorduk,bu okullardan bir tanesi İçerişeher Metrosu’nun karşısındaki okuldu,okul müdiresi hanımefendi tanıtım yapmama izin vermeyince okulda bir Türkçe kulübü kurmayı teklif ettim ve müdire hanım kabul etti,bu haberi müşavirimize verdiğimde okuldaki derslerimin ayarlanabilmesi halinde bu çalışmayı yapabileceğimi söyledim; ama reddedildim, yine okul gezileri yaparken Bakü Slavyan Üniversitesi’nin bahçesinde bulunan, yanlış hatırlamıyorsam numarasını 15 Sayılı Orta Mekteb idi,bu okulun genç, çok çalışkan profesör ünvanlı müdürü vardı, 8. Sınıfları gezmemize izin verdikten sonra odasında çay içerken müdür beye okullarında seçmeli olarak Türkiye Türkçesi dersleri koyabilecekleri teklifinde bulundum ve bedelsiz bir şekilde bu derslerin benim tarafımdan veya Eğitim Müşavirliğinin görevlendireceği bir öğretmen tarafından verilebileceğini söyledim . Bu konuşmaya Bakü Türk Anadolu Lisesi Azerbaycan Edebiyatı dersi öğretmeni, hocaların hocası Dr. Melahat Mürşüdlü hocamız şahittir. Bu teklifi yine dönemin Eğitim Müşaviri’ne ilettiğimde aldığım cevap şuydu,daha dün gibi hatırlıyorum: “ Sizin dedikleriniz 20 sene evveldi. Artık o zaman geçti.” Verdiğim birkaç örnek yurt dışındandı ;ama yurt içindeki okullarımızın yöneticilerinin de üretken tekliflere verdikleri tepki de benzer,ne diyorlar : “ İcat çıkarma.” Harekete geçecek, üreten personelin ayağındaki pranga, bizdeki yönetici zevatın ve bürokrasi kafasının varlığıdır bence.
Hülasa olarak söylemeliyim ki Cumhurbaşkanımızın teklifi yurt dışındaki kurumlarımızı bilenleri muhakkak çok heyecanlandırmıştır,ancak devlet büyüklerinin iyi niyet ve heyecanlarını devletimizin bürokratları yaşamıyor ve paylaşmıyorsa yapılacak iş akamete uğrar,yaşadığım birkaç örnekle söylemeye çalıştığım endişem de bu bürokratik mantık.

Geçmişte görülmeyen hata!

Barış ve kardeşliğin tesisi amacıyla sürdürülen “çözüm süreci” zamana yayılıp uzadıkça, çözümsüzlüğe ilişkin riskleri de beraberinde taşıyor. Türkiye’nin en önemli meselesi olarak tanımlanan bu sürecin başarıyla neticelenmesi demek, Türkiye’nin gücünü ikiye, üçe katlayıp, dünyada ve bölgede çok daha hatırı sayılır bir ülke olması demektir. Bu gerçeği gören başta İsrail, ABD, İran ve paralelciler olmak üzere bir çok güç, süreci provoke etmenin peşindeler.
Kürt meselesine ilişkin devletin bir çok kere hatalar yaptığı, dönemin yetkilileri tarafından zaman zaman itiraf edilmiştir. Bu hatalardan biri de kitlesel eylemlerin çoluk-çocuk işi denilerek küçümsenmesiydi. Eylemlerden sonra polis amcaları çocuklara şeker dağıtır, birlikte maç yapıp basına poz poz resimler verilirdi. Aradan 10-15 yıl geçti şimdi bu çocuklar çekirdekten yetişme  genç birer militan oldular. Bazen de Apo ve PKK’yı dahi dinlemeyecek kadar hırslı ve asiler hale geldiler. Son günlerde Cizre’de yaşananlar bu söylediklerimizi kanıtlar niteliktedir. Böyle bir yapılanma ise provoke güçlerin iştahlarını kabartmaktadır.Onlar, provokasyonları genişleterek Ak Parti’yi  ve Türkiye’yi içte ve dışta açmazlara sürüklemek istiyorlar. İleriyi göremeyen gözünü hırs kaplamış belki de yarın PKK’nın idarecisi olacak bu gençlerle veya bölünmüş bir Kürt hareketiyle neticeye varmak hemen hemen imkansız gözüküyor. Çözümle ilgili günümüzde görüşmelerin sürdürüldüğü kadro, geleceğe bakıldığında daha makul bir ekip olarak kendini göstermektedir. Bu durumda tarafların konuyu biran önce ele alarak çözüme kavuşturmaları gerekiyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor;”Hayırlı işlerde acele ediniz ta ki,bir şer gelip ona mani olmasın.

Öğretmene müjde !

Orta yaşı geçen her meslek sahibi iş hayatına nasıl başladığını arkadaş çevresinde veya çeşitli ortamlarda zaman zaman anlatır, hangi zorluklardan geçtiklerini, iyi veya kötü neler yaşadıklarını anlatırlar. Anlatan öğretmen ise bazen nasihat havasında anlatır bazen de ortamın gereği konuşur açılan mevzuda. Okulların birinci dönemi bitmek üzereyken birkaç kanaatimi sizinle paylaşmak istiyorum.

Son yıllarda öğretmenler hakkında basında çıkan haberlerin genel başlığı “ Öğretmene müjde!” şeklinde verilmektedir. Bu müjdeler eylül ayında ise kanunla tespit edilmiş ve her öğretmenin yıllardır aldığı “Eğitim Dönemi Ödeneği” adıyla bilinen bir paradır, sanki ilk defa veriliyormuş gibi “müjde” haberleri yapılır. Yıllık zam oranları için sendikalar ile hükûmet arasında  görüşmeler yapılırken tek memur grubu öğretmenlermiş gibi haber saatlerinde öğretmenler üzerinden toplu sözleşme görüşme haberleri yapılır. Son zamanlarda da dershanelerin kapatılması mevzuundan hareketle hafta sonu kursları üzerinden haberler yapılmaya başlanmış ve çıkan haberler “müjde” şeklinde verilmeye başlanmıştır. Hafta sonu kursları hakkında meslekteki tecrübelerimden hareketle ve sınav hazırlığını acizane biraz bilen bir öğretmen olarak düşüncelerimi söylemek istiyorum. Hafta sonu kursları Milli Eğitim Bakanlığı’nın gönderdiği talimatın içeriğindeki gibi, sadece ders kitapları kullanılarak,  açılırsa öğrencilerin beklentisine cevap vermeyeceği için amaca hizmet etmez. Dershanelerin kapatılması ile ilgili haberlerin ilk yapıldığı zamanlarda Bakü’de devletimizin okulunda çalışıyordum, Milli Eğitim Bakan Yardımcısı ( Eski Konya Milletvekili) Orhan ERDEM Bey okulumuzu ziyarete gelmişti ve dershanelerin kapatılmasından sonraki ihtiyaca cevap verecek hazırlık ile ilgili ve biz devlet öğretmenlerinin bu yükü taşıyabileceğini ifade eden konuşma geçmişti aramızda, bu konuda yönetmelik değişikliğinin şart olduğunu da ifade etmiştim, daha evvel yaşadığım bir teftişte gelen müfettişin söylediği cümleler aklıma geldiği için. Düzce’nin Gölyaka ilçesinde öğretmenlik yaptığım dönemde öğrencilerimi ücretsiz açtığım hafta sonu kursunda sınava hazırladığımı okul müdürü gelen müfettişe söyleyince müfettiş bana dönerek “ Hocam, sınav hazırlığı sizin işiniz değil.” Diyerek çıkışmıştı, bu sebeple yasal alt yapısının oluşturulmasını istemiştim Orhan ERDEM Bey’den. Bu yasal hazırlık yapılmış da çalakalem yapılmış bence. Çünkü hafta sonu hazırlık kursları öncelikle ve özellikle öğrenciler ve veliler açısından sınav hazırlığı olarak  düşünülür ve öyle kabul edilir, siz kurum olarak bu ihtiyaca cevap veremezseniz ve ihtiyaca göre uygulama yapamazsanız önümüzdeki sınav dönemlerinden sonra gazetelere manşet olursunuz, bu cümleyi Düzce İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde adını da bilmediğim bir şube müdürüne söylemiştim. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan başlayarak il ve ilçe Milli Eğitim yöneticileri ve devamında okul yöneticileri bu noktada taşın altına ellerini sokmalı, mevcut durumu değiştirmek ve düzeltmek için harekete geçmeli ve öğrencilerin ihtiyacına cevap verecek bir alt yapı oluşturulmalı. Hafta sonu kursları sadece cumartesi günü sıkıştırılmış bir şekilde yapılmamalıdır, bazı okul müdürlükleri hafta sonu yapılması gereken kursları hafta içi ders bitiminde ekleme yaparak kurs yaptığını zannetmekte, âdeta dostlar alışverişte görsün mantığıyla hareket etmektedirler.

Yukarıda olması gerekli değişikliklerin yapılmasını ısrarla söylüyorum; çünkü sınav hazırlığının , aile ve öğrencilerin endişelerinin neler olduğunu yakından biliyorum; ancak 15 yıllık devlet tecrübemden dolayı endişem de şu: İl ve ilçe yöneticileri ve okul müdürleri Milli Eğitim Bakanlığı’nın gönderdiği talimatlara yanlışsa “yanlıştır” veya “şu şekilde değiştirilirse uygulanabilir olur” diyerek fikir beyan ederler mi?

Hafta sonu kurslarıyla ilgili “müjde” haberleri de tekrar bu aralar gündeme gelmeye başladı, haberlerdeki rakamlara bakılırsa öğretmenler hafta sonu kursundan aylık 1400 TL gelir elde edeceklermiş, bu haberin ayrıntılarını hangi Milli Eğitim yetkilisi hangi tür bir hesapla verdi merak ediyorum, çünkü bu mümkün olan bir rakam değil, kaldı ki her öğretmen kursa girmiyor,ayrıca kursa giren öğretmenler de kendi okullarında kendi branşlarında tek öğretmen değiller,bu açıklamayı uzatabilirim,1400 TL rakamı doğru da değil gerçek de değil, bu tip hesaplamalarla Milli Eğitim Bakanı’nı yanıltıyorlar bence,inşallah sayın Bakan inanmıyordur J.

“Öğretmene müjde” haberlerinin çıkması biz öğretmenlerin de kusuru aynı zamanda. Birçok şehirde, birçok okulda çalıştım, öğretmenler odasında eğitim öğretim meselelerini konuşurduk eskiden, son yıllarda sürekli geçim ve para konuşulur oldu maalesef. Öğretmen arkadaşlar, şunun farkında olmalıyız,derse biraz geç girerek, dersten biraz erken çıkarak, öğretmenler odasında ve sınıfa çıkarken katta sohbet ederek maaş düzelmez, hak elde edilmez. Biz öğrencilerimizi birer fert ve önemli bir insan, sevdikçe büyüyecek bir aile parçası olarak görmedikçe ülkemizde değişim olmaz, elimizde öyle bir güç var ki biz istersek ülkemiz çok kısa bir sürede değişir, şikayet ettiğimiz birçok menfi konu veya hadise ortadan kalkar.

Halkımız da şunu bilsin ki “Öğretmene müjde” haberleri gerçekleri yansıtmamaktadır, ayrıca sene içi ve yazın olan tatillerle karar veren de öğretmenler değildir, devlet yetkilileri desin ki “Öğretmenlere yaz tatili yok.” Diye, bütün öğretmenler bu emre uyar ve düzenli olarak okula gider gelir, maaş zamlarına ve eğitim dönemi ödeneğine de karar veren ve uygulayan da öğretmenler değildir, ek ders ücreti kavramı ki bana hep saçma gelmiştir karar veren de uygulayan da öğretmen değildir. Şimdilik sağlıcakla kalın, hoşcakalın.

Yeni Dünya Düzeni

Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın çöküşüyle birlikte emperyalist-kapitalist sistem, “Yeni Dünya Düzeni” adı altında egemenliğini yayarak sürdürebileceği yeni bir oluşuma imza attı. Yeni oluşum globalleşme-serbest piyasa ekonomisi-kişisel hak ve özgürlükler demekti. Piyasa ekonomisinin gelişmesi, o ülkedeki demokrasinin gelişimiyle yakın ilgiliydi. Bunun için dünyada “özgürlük rüzgarları “ estirilmeliydi. Hedefte bereketli topraklar üzerinde yeşeren İslam coğrafyası vardı. Ayrıca sosyalist sistemin çöküşüyle birlikte emperyalist yayılmacılığın önündeki en büyük engel İslamdı. Başta ABD emperyalizmi olmak üzere diğerleri, İslam ülkelerinde ki diktatörlükleri ve “İslami Terörü !” bahane ederek, demokrasi ve özgürlükler(!) götürme iddiası ile önce Afganistan’ı, daha sonra da Irak’ı işgal ettiler. Dışarıdan demokrasinin ihraç edilemiyeceğini gördüler, bu defa da “Arap Baharı”adı altında Kuzey Afrika ve Suriye’de iç savaşlar çıkartarak İslam’ın bereketli topraklarını kanla suladılar. Müslümanlar arasında fitneyi geliştirerek mezhep ve etnik savaşları körüklediler. Son 10 yılda 12 milyon Müslüman öldürüldü. Hırıstiyan aleminde “tık” yok.

Emperyalist-kapitalist sistemin “Yeni Dünya Düzeni” çok geçmeden iflas etti.Gerek ABD, gerekse AB ülkeleri ekonomik krizlerle boğuşur oldular. Özellikle Avrupalılar zamanında ucuz iş gücü olarak getirdikleri yabancı işçilerden kurtuluş çaresi aramaktalar. Bunun içinde faşist hareketler yeniden hortlatılıp Müslümanlara karşı saldırılarla, Müslümanların ülkeyi terk etmelerni sağlanmaya çalışmaktadırlar. Yerle bir ettikleri İslam ülkelerinden kaçan mültecilerin önünü almak için faşist saldırıların yoğunluğunu her gün biraz daha artırmaktadırlar. Müslümanları kışkırtmak, şiddet ve terör olaylarına çekmek ve neticede İslam dininin terörle anılarak insanlık önünde itibarını sarsmak amacıyla, “ifade özgürlüğü” adı altında Müslümanları rencide edip, şiddet olaylarının içine çekmeye çalışıyorlar. 12 milyon Müslümanın öldürülmesini görmezden gelen Avrupa, öldürülen 12 kişiye karşı birlikte tavır koyup, geçmişte Müslümanlara yaptıklarını unutmuş görünerek, mağdur ve çağdaş edebiyatıyla dünyada ki insanları etkileyebilmektedirler.

Haçlı aleminin birlik ve beraberliği biz Müslümanların aklımızı başımıza toplamamıza vesile olur dileğiyle!…

Hasbihâl

 

Girişimci ve güven veren gençliğimizin önemli bir girişiminin içinde yer almak onuruyla herkesi selamlıyorum, gençlerimize muvaffakiyetler diliyorum. Yıllar sonra, Ömer Köroğlu dostumuzun isteğini yerine getirmek maksadıyla kırık dökük ifadelerimle yazı yazmaya gayret edeceğim, kırıcı ve itici olursam affola.

2012’den bu yana ülkemizin ve ulusal basında yer alan haber yoğunluğuyla bakacak olursak dünyanın gündemi epey dolu gözüküyor. Uzun zamandır da basın organlarında algı projesinden bahsedilmekte, bu sebeple de insanımız yönlendirilmeye gayret edilmektedir. Ancak unutulan bir kelime var ki insanımızı özetliyor bence : “Basiret” Hz. Peygamber “Müslüman basiret sahibidir, aynı delikten iki kez sokulmaz.” buyuruyor. Ancak kadirşinas milletimiz, inandığı değerlerin içinden çıkmış gördüğü herkese karşı uzun bir süre sabreder; akabinde sabrettiği grup, kitle, camia, siyasî şahsiyetler milletine “kazık” atmaya kalktığı vakit uygun zamanda gereken cevabı muhakkak verir. Bunun örneklerini uzun bir süredir görüyoruz. 2012’den, görev sürem doluncaya kadar (2014 Temmuz) Azerbaycan’dan ALES imtihanı için Trabzon’a öğrenci getirdiğim zamanlarda ülkemizin gündemi ve ticari hayatın gidişini takip edebilmek amacıyla esnafı geziyordum, her gidiş gelişte tutum farklılığı dikkatimi çekmişti, içinden çıktığına inandığı bir camianın bir süre sonra devlet yönetimiyle ilgili tasarruf kullanma eğilimini fark eden insanımız söylem ve uygulamalarla buna tepki göstermeye başlamıştı. İnsanımızın sabrıyla oynanmaması gerektiğinin en mühim göstergesini o vakitler görmeye başladım.

Devlet erkanı, devlet içinde bu tarz bir grubun kadrolaşması faaliyetlerine uzun bir süredir müsaade etmekle temel sorumludur aslında, çünkü 28 Şubat sürecinde benzer türde kazıkları muhafazakar kitleye atmışlardı, yakın geçmişte yaşanan bu süreci gördüğü ve yaşadığı halde devlet erkanının devlet kadrolarını sunması, yapılan mühim hatalardandır ve bu “ Aldanmışız” ifadesiyle geçiştirilemez. Esas olan kadrolaşmak değil işi ehline vermek mantığıyla olmalı ki bu tip hatalar bir daha yaşanmasın, lakin son 250-300 yıldır devlet idaresinde yaptığımız en mühim hatlardan biri işi ehline vermemek olduğu için maalesef bu durumun değişeceği kanaatinde değilim.

Devlet, hiçbir zaman kendi içinde bir kuvvet olacak ve bu kuvveti kendi grup çıkarları için kullanacak şahıs ve gruplara müsaade etmez, tehlike olarak gördüğünü doğru ya da yanlış, bir şekilde bertaraf eder veya etmek için çaba sarf eder. 2012 yılından beri edindiğim izlenim ve kanaatim budur.

Hülasa diyeceğim şu ki; köy kahvesinde oturup gündemi takip eden insanımızın basireti okuduğunu ve eğitimli olduğunu söyleyenlerden ileri seviyededir. Kalın sağlıcakla…